Safahat'tan Hikâyeler
Sırrı ER Kızılcahamamhaber
sirrier@hotmail.com
.

Safahat’tan Hikâyeler

KÜFE 

Beş-on gün önceydi. Her zamanki alışkanlığımla sabah erkenden evden çıkmıştım. Bizim mahalle İstanbul’un bir kenar mahallesidir. Eğer yüzme bilmiyorsanız sokaklarında gezmeniz zordur. Niçin mi? Adım başında bir su birikintisi vardır da ondan. Yerdeki suyun rengi iyice koyulaştığı için çukurun derinliğini görmeniz mümkün değildir. Hele akşamdan sonra dışarı çıkacak olursanız mutlaka bir elinizde lamba, diğerinde de çukurun derinliğiniölçmek için bir değnek bulundurmanız gerekir. İşte o gün, elimde koca bir değnekle basacağım yerleri yoklayarak yürüyordum. Gölbentin ortasında ayak basacak bir ada varsa basıyordum. Basacak bir çıkıntı bulamazsam eğer, su birikintisinin üzerinden atlıyordum.

Yıkılmamak için ayakta durmağa gayret eden eski ve bakımsız evlerin saçaklarının altından yürüyordum. Bana âdeta yol gösteren değneğime koca bir şey takıldı. “Bu nedir ki?” diye baktığımda, genişçe, eski bir küfe olduğunu gördüm. Hamalların yük taşıdığı bu küfe kimindi acaba? Ben onun sahibini düşünürken öteden on üç yaşında kadar bir çocuk geldi küfenin yanına. Gerildi, küfeye öyle bir tekme vurdu ki, küfe yuvarlana yuvarlana taa öteye gitti.Çocuk öfkeli bir ses tonuyla bağırdı:- Benim babam seni taşıya taşıya öldü, sen hâlâ böbürlenerek yat sokağın ortasında böyle!

O anda karşıki evden orta yaşlı bir kadın göründü. Öfkeli çocuğa seslendi: - Oh benim oğlum, sakın kırma o küfeyi! Ondan ne istersin yavrum, ağzı yok, dili yok. Baban sekiz yıl kullandı o küfeyi. “Çok uğurlu bir küfedir, ben bununla hiç işsiz kalmadım” derdi hep. Baban ölünce küfe de öksüz kaldı yavrum. Sen artık çocuk değilsin, ananla kardeşini o küfeyle besleyeceksin. Durumu öğrenince ben de öğüt vermek istedim:- Annenin sözünü dinlesen iyi olur evladım.Çocuk benim lafa karışmamdan rahatsız oldu, yüzünü ekşiterek azarlar gibi konuştu:

- Sakallı, işin yok mu senin? Defol git başımdan! Sabah sabah ne dırlanıp duruyorsun! Benim için yanıyor, dağ gibi babam gitti... Çocuğun sözleri canımı sıkmıştı ama belli etmedim. Kadın onu azarladı:

- Baban yaşında adamla ne biçim konuşuyorsun! Adamcağız seninle güzelce konuşuyordu.

- Bırak hanım, o daha çocuktur, ben onun kusuruna bakmam, dedim ve çocuğa adını

sordum. “Hasan” dedi.

- Şimdi beni iyi dinle Hasan. Bu öfke sana zarar verir evladım. Derdini öğrenince benim de içim yandı, ama anladığım kadarıyla baban aileyi sana emanet etmiş. O bunca yıl çalışıp alın teri dökerek seni nasıl büyüttüyse, bundan sonra da sen çalışıp ailene bakacaksın.

- Küfeyle, öyle mi?

- Evet, evet! Kuzum niçin böyle söylüyorsun? Ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak? Asıl ayıp olan nedir sana söyleyeyim mi? Gücün kuvvetin yerindeyken, elin ayağın tutarken dilencilik yapmaktır.Kadın, Hasan’a seslendi:

- Çok doğru söyledi. Öp oğlum amcanın elini. Hasan, kadına cevap vermekte gecikmedi:

- Unuttun değil mi? Bayramda komşunun gelini, “dayım yatılı okulda subaydır, sen zeki bir çocuksun, söyleyeyim de seni yatılı okula yazdırsın” demişti ya! Tam okuyacağım yaşta hamal yapmak istiyorsun beni.Anladım ki konuşma epeyce uzayacak. Benimse o gün yapmam gereken önemli işlerim vardı. Onları kendi halinde bırakarak ayrıldım oradan. “Zavallı Hasan kim bilir ne durumdadır şimdi?”

Bizim küçük kız evde oturmaktan hoşlanmaz, dışarı çıkmayı pek sever. Geçen gün ikindi vakti aldım yanıma, Fatih semtine götürdüm, gezdirmek için. Kömürcüler kapısından girince içerdeki develer kızın ilgisini çekti, başladı onları incelemeye. Develerin eğri büğrü bedeni, upuzun boynu, uzun bacakları ve arkasındaki püskül gibi kuyruğu gerçekten de görülmeye değerdi. Çocuğun merakı ve ilgisi boşuna değildi yani. Bir ara arkama dönüp baktığımda ne gördüm dersiniz! Bizden beş-on adım uzaklıkta, belinde genişçe bir şal, başında sarık olan orta boylu, güleç, nur yüzlü bir ihtiyar. Onun hemen yanında da sırtında kocaman küfe taşıyan bir çocuk. Yavaş yavaş geliyorlar, fakat şu tesadüfe  bakın ki çocuk benim geçen gün gördüğüm yetim Hasan. Yavrucağın o hâli ilk gördüğümden

daha da acıklıydı. Cılız bacaklarının dizden alt tarafı çıplaktı. İnce bir gömleğin altındaki bedeni soğuktan titriyordu. Ayakta kundura, başta fes var mı? Ne gezer! Soluk alırken sanki nefes almıyor da kesik kesik inliyordu. Bakışları sanki bakış değildi de yardım isteyen imdat çığlıklarıydı. O, yoksulluk tablosunun canlı bir örneğiydi. Ayağı çıplak, başı çıplak bu çocuğun (henüz on üç yaşında olmasına rağmen) tertemiz alnı, çektiği çileden dolayı buruşmuştu.Tam o sırada okul dağıldı. Orta okuldan çıkan çocuklar yolda düzenli bir biçimde yürüyorlardı. Sayıları elliden fazlaydı. Öğrenciler geçerken ihtiyar adamla Hasan durmak zorunda kaldılar.Öğrencilerin, kendileriyle aynı yaştaki Hasan ile karşılaşmaları ortaya acıklı bir manzara çıkardı. Bu yavruların hepsi gençlik neşesiyle doluydular. Koşarak evlerine gidiyorlardı. Aydınlık ve huzurlu evlerinde güzel oyunlar oynayacaklardı. Fakat Hasan, babasından geriye kalan o pis küfeyi sırtında taşımaya devam edecekti. Ne zamana kadar? Kim bilir, belki de ölene kadar...

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları
MAKALELER YAZARLAR
GAZETE İLK SAYFALAR
HAVA DURUMU


ANKARA

Instagram
ANKET

YENİ HUKÜMETİ HANGİ PARTİLER KURMALI

Tüm Anketleri Görmek ve Oy Kullanmak İçin Tıklayın