PARTİYLE İYİLİK OLUR MU? İYİ DEMEKLE İYİ OLUR MU?
.

Dizi yazılara bir parantez açıp ara verdim.

Bizim gençliğimizde bir soru vardı: Bu iş partiyle olur mu? Hangi iş? İslam davası. Bütün bunlar retorik, birazı slogan. Ne partiyle olmaz diyenlerden bir şey oldu, ne partiyle olur diyenlerin partisi PARTİ oldu.

İyilik Partiyle olur. Ama Partiye İyi demekle Parti iyi olmaz.

Meral Akşener’in İyi Parti’sinden bahsettiğim herhalde anlaşılmıştır. Meral Akşener Tansu Çiller’in zamanında siyasete girmiş, ayağının tozuyla her nasılsa İçişleri Bakanlığı yapmış, Ak Parti’nin kuruluş aşamalarında kuruculardan olacakken birden ayrılıp MHP saflarında siyasete devam etmiş, Bakanlık yaptığı 28 Şubat döneminde dik durduğuna dair Voyvodalı misaller anlatılan, MHP’ye geçtikten sonra da el üstünde tutulmuş, Meclis Başkan vekillikleri yapmış bir siyasetçimiz.

Akademisyenliği var ama yayınlanmış bir kitabına denk gelmedim. Aileden Ülkücü kökenli olduğunu söylüyor, buna şahitlik eden referansları da var. Fetullahçılık iddiaları var.

Bu konuda araştırılması gereken, cevabı aranması gereken soru şu: Meral Hanım’ın siyasete girişindeki referansları ve meclise ilk girdiğinde İçişleri Bakanı yapılmasında siyasetin doğasına aykırı etkiler var mı? Eğer bu konuda somut bir bilgiye ulaşabilirsek bu aşamayı geçeriz.

Ak Parti kuruculuğundan vazgeçmesinin sebebi nedir? Kendi açıklamaları makul. Esasen kuruluş aşamasında bazı şeylerden rahatsız olduğunu, zaman içinde rahatsızlığının haklı olduğunu gördüğünü beyan ediyor. Bu açıklama karşısında da bilmeden yorum yapmak gereksiz.

7 Haziran seçimlerinde Meral Hanım Devlet Bahçeli tarafından aday yapılmadı. Devlet Beyin bu konudaki kararının arka planı da önemli. Bu konuda da sağlam bir bilgim yok. Sinan Oğan da aday yapılmadı. Bunun sebebini de bilmiyorum. Esasen kendi seçim bölgesinde bir karşılığı olan kişilerin genel merkez kararıyla aday yapılmaması, hiç karşılığı olmayan birilerinin de Genel Merkez kararı ile aday yapılması Türk siyasetinin temel problemlerinden biri.

2015 yılında yapılan 2 seçim arası Devlet Bey’in siyaseti anlaşılamadı. HDP, CHP, MHP koalisyonu heveslilerinin hevesi kursağında kaldı. Ak Parti tek başına iktidar olmanın rahatlığından vazgeçemedi. Hâlbuki ben hem uluslararası ilişkiler hem iç siyasi problemler nedeniyle gerilimi düşürecek, sorumluluğu paylaşacak bir koalisyona taraftardım. Kasım seçimlerinde AK Parti tek başına iktidar olmayı başardı.

Sonraki süreçte MHP’de Kurultay Genel Başkanlık kavgası baş gösterdi. Meral Akşener adaylığını açıkladı. Sinan Oğan, Ümit Özdağ, Koray Aydın vs. Partiden ihraçlar, Mahkeme kararları derken 15 Temmuz geldi. Devlet Bey gayet makul bir şekilde hükümetin daha doğrusu Devletin yanında yer aldı. Başkanlık sistemi konusunu da gündeme getiren Devlet Bey oldu. Akıl erdiremediğim tuhaflıklar silsilesi sonunda 16 Nisan referandumu yapıldı ve sonraki seçimde seçilecek Cumhurbaşkanı ile birlikte Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi kesinleşti. MHP bu süreçte Ak Parti ve Cumhurbaşkanı’nın siyasi destekçisi, payandası pozisyonuna gelerek puan kaybetti.

15 Temmuz’un şokunu atlattıktan sonra “en kısa süre içinde seçim yapılmalı” fikrini savundum. 15 Temmuz’dan sonraki ilk 3 ay belki fırsatçılık gibi görülebilirdi. Ama darbenin siyasi ayağı, Bylock’lu Milletvekilleri ve siyasiler söylentisi ortaya çıktığı andan itibaren yapılması gereken hamle buydu. Hatta Cumhurbaşkanlığı sistemini getiren anayasa referandumundan bile öncelikli olan Milletvekili seçimiydi. Seçim hem Meclis ve siyaset üzerindeki şaibeyi kaldıracak, hem 15 Temmuz sonrası oluşan ortaya çıkan duruma göre milletin oyuyla belirlenmiş siyasi yapıyı sağlayacaktı. Ama (bana göre) maalesef bu yol tercih edilmedi. Olan biteni görüyorsunuz. Temel endişem her geçen gün Ak Partinin daha fazla kan kaybedecek olması. MHP’de AKP ile fazla yakınlaştığı için alternatif tercih olma özelliğini ortaya koyamıyor. Muhalif istifaları ile güç kaybediyor. CHP çeyrek parti olmak sınırını aşamıyor.

Meral Akşener’in partisini bekledik. Takıntılı partizan tavırlarımız olmadığı için, siyasetin yüksek mahfillerde verilen kararlarla şekillendirildiğini bildiğimiz için acaba Meral Akşener üzerinden bir çıkış mı planlanıyor diye ümit ettik.

Türkiye Kadınlara birçok batılı ülkeden önce oy kullanma hakkını tanımıştır. Amerika hala Kadın Başkan seçemedi. Belki Meral Akşener’in ara dönemi Türkiye’ye zaman kazandırır, biraz manevra alanı sağlar, belki böyle bir hesap vardır diye ümit ediyordum.

Ekim başından itibaren bu işin fos çıkacağına dair işaretler gözükmeye başlamıştı. Odatv de yazılarını okuduğum Prof. Kemal Üçüncü’nün de orda olması bekleniyordu. Son yazılarında imalı eleştiriler vardı. Sonra program taslağı sızdı, NATO, eşit vatandaşlık vs. konularından dolayı Nihat Genç’in eleştirilerini gördüm. (Ki Nihat Genç kurucular içinde can ciğer arkadaşı olan biri. Bakınız Fatih Eryılmaz)

Ben Milli Merkez Partisi adını tahmin etmiştim. İyi Parti çıktı karşımıza. Ak Parti ismi ile AKP kısaltması arasında ne fark vardır? Adalet ve Kalkınma Partisi kuruluş dilekçesinde kısaltma olarak Ak Parti ismini kullanacağını beyan etmiştir. Ak Partililerin AKEPE diyenlere bizim adımız Ak Parti diyerek itirazı, hukuken haklı ama naif, siyaseten ve ahlaken yakışıksız bir dayatmaydı. Ak Parti karşıtları dahi eleştirirken AK PARTİ demek zorunda kalıyorlardı. Meral Akşener Partisi de bundan sonra İP olmayı kabul etmeyecek, “Bizim adımız İyi Parti” diyecekler..

Partinin sembolü GÜNEŞ. Bunda problem var mı? Güneş olabilir. “Ampul mü Güneş mi?” diye soracaklar sanki. Yani Ak Parti ismi ve amblemi ile belirleyici olmuş..  

İYİ yazarken Kayı Boyu tamgasının noktalı kullanımı da program, görünüş, söylem ve isimle “kimliksizlik” üzerinden pazarlaması yapılan partiye bir “kimlik” verme çabası oluyor. Ama bu da hukuken problemli. Ahlaken de problemli çünkü Diriliş Ertuğrul vs. diziler üzerinden milletin kullandığı, millete mal olmuş bir simgenin bir PARTİYE hasredilmesi yanlış. Yüzüğü rozeti olan yüzüğünü rozetini değiştirmek istiyor. Milli Bir simge olarak benimsediği Kayı Boyu tamgasını bir parti simgesi olarak görmeyi çoğu kimse istemez.

Gelelim asıl meseleye: Özelde bu partinin genelde Türk Siyasetinin asıl meselesi nedir?

Bundan birkaç ay önce bir arkadaşım “sence bu partiden iş çıkar mı?” diye sorunca “Normal zamanlarda olsak olabilir derdim ama FETÖ meselesi beni mütereddit kılıyor” demiştim. FETÖ bir buz dağının görünen adı. 15 Temmuz ve sonrası TÜRK ve Dünya tarihinin geldiği aşama diyelim.

Paradigmanın İflası diye Fikret Başkaya’ya ait bir kitap var. Paradigma kısaca “değerler dizisi” anlamına geliyor. Fikret Başkaya’nın kitabını okuyalı epey oldu ama sanırım Özal sonrası politikaların Ekonomik temelli siyasi etkisinden bahsediyordu. Fikret Başkaya’nın iflas ettiğini söylediği bir paradigma vardı. Şimdi de ben BİR PARADİGMANIN İFLAS ETTİĞİNİ İDDİA EDİYORUM.

Cumhuriyet sonrası iktidar elitlerinin kurduğu bir paradigma vardır. Bu paradigmaya muhalefet etmek üzere alternatif bir paradigma oluşturulmuştur. Cumhuriyet sonrası iktidar elitlerinin paradigması süreç içinde değişmiş, dış etkiyle ve iç kifayetsizlik, kolaycı teslimiyet, entelektüel dirayetsizlik ile yolundan saptırılmış, çelişik, paradoksal pratiklerle ortaya konulmuş bir çizgidir. Muhalif Paradigma da aynı süreçleri yaşamış, değişmiş, dış etkiyle ve iç kifayetsizlik, kolaycı teslimiyet, entelektüel dirayetsizlik ile yolundan saptırılmış, çelişik, paradoksal pratikler ortaya koymuştur. İktidar Paradigması Devlet Merkezli bir çizgidir. Muhalefet Paradigması Millet, Halk merkezli bir çizgidir. Cumhuriyet tarihi boyunca iktidarı elinde tutanlar CHP, DP, AP, devamla ANAP, AK Parti vs bütün partiler hem iktidar paradigmasına hizmet etmiş, hem bu paradigmaya muhalefet etmiştir. Muhalif Paradigma ise sağcı, solcu, ülkücü, devrimci, İslamcı, Komünist Sosyalist veya Kürtçü aynı şekilde kendi paradigmasını inşa ederken, hem iktidar paradigmasına muhalefet etmiş, hem de bu paradigmayı beslemiştir.

Bu kaynaşık, ters kutuplu, sarmaşıklı paradigma(lar) 15 Temmuz’da ifşa olarak iflas etmiştir. Çünkü FETÖ meselesi Muhalif Paradigmanın bir versiyonudur. En uç versiyonudur. Birbirini besleyen, sarmaşık, kaynaşık, zıt kutuplu bu paradigma(lar) bir inşanın ürünüdür. Birbirinin mücbir sebebi, mazeretidir, aynadaki aksidir. Biri diğerinin sebebi olmakla aynı köke sahiptir, aralarında suç kardeşliği, illiyet bağı vardır. Malzemesi çoğunlukla millidir, yerlidir, ama yolundan saptırıcı etkiye açık, hatta hevesli, ifsad olmaktan menfaat bekleyen münafık karakterli, Dünya Sisteminin işleyiş mekanizmalarını kabul etmişliği ile gayrimillidir.

15 Temmuz felaketinden sonra aklı olan herkes “Biz nerde yanlış yaptık?” diye düşünmek zorundadır. Ben şahsen bir noktadan sonra “Bildiğim her şey yanlış olabilir” diyerek bir bilgi bilinç sorgulamasına giriştim. Kişisel Paradigmam (Değerler Dizim) iflas etti. O’nu kurmaya çalışıyorum. Mesele bir sümüklü vaiz ve onun şakirtleri meselesinden çok daha vahimdir.

100 yıllık 200 yıllık tecrübemizin kıymetini bilen bir muhasebeye ihtiyacımız var. Nerede niçin hata yaptığımızı, bu noktaya nasıl geldiğimizi, bizi kimlerin nasıl aldattığını 100 yıllık bir muhasebe yapmadan çözemeyiz. Bunun için de CESUR OLMAK, FİNCANCI KATIRLARINI ÜRKÜTMEKTEN KORKMAMAK, HİÇ BİR TABU KABUL ETMEMEK GEREKİR.

Mesela Fetö meselesi bize Laikliğin gerekliliğini göstermiştir. Ama biz bir yanımızla da LAİKLİK uygulamasından hoşnut değiliz. Evvelce yemin merasimine, mezuniyet törenine gelen ananın başörtüsüyle babanın sakalıyla uğraşan bir sistem, içine sümüklü vaizi mehdi bilen binlerce adamı doldurmuş, başına paşa yapmış. Bana bunun mazeretini kimse izah edemez.

Mesela biz 2. Dünya savaşı sonrası paldır küldür NATO’ya sokulmuşuz. Bu sanıldığı gibi Demokrat Parti ve Menderes’in hatası değildir. 2. Dünya savaşının galipleriyle, savaşı kazanacakları kesinleştiği andan itibaren CHP HÜKÜMETLERİ zamanında teslimiyetçi bir ilişki kurulmuştur. Şimdi geldiğimiz aşamada bütün uluslararası ilişkileri stratejik, taktik beceriyle yeniden yorumlamaya, inşa etmeye mecburuz.

Mesela Kapitalist Mekanizmanın içinde, kurallarını onların belirlediği, Gâvurluk, sanallık üzerine kurulu ekonomik ilişkiler ağında daha ne kadar çabalayacağız. Bir şeylerin yanlış olduğunu, bu Kumarhane Düzeninde kazananın hep Kumarhane olduğunu ne zaman anlayacağız? Biz Türkler hakikatin peşindeysek, ekonomik refah, insanî geçim, sosyal adalet amacımız ancak HAKİKİ, DOĞRU, ÜRETİM, TÜKETİM, TASARRUF, SARF ÇEVRİMİ düzenini kurarak mümkün olacaktır. Erbakan Hoca’nın deyimiyle (Batının Kapitalist Dünyanın Ekonomi Paradigmalarını) taklitçi zihniyet miadını doldurmuştur. (Erbakan eleştirisi üzerine bir yazı planım da var. Büyüğümüz, sayarız ama o da eleştiriyi hak ediyor.) 

İŞTE İYİ PARTİ benzer ASIL MESELERİ ES GEÇEREK, 1960 yılından bu yana 10-20 yılda bir arzı endam ediveren, iktidar kendisine tepside sunulan, GENÇ PARTİLERDEN biri olabileceğini sanıyor. Meral Akşener Hanım konuşma tarzı ve bahsettiği konularla da bana pek tatmin edici gelmedi. Meral Hanım sanki başına devlet kuşu konmuş gibi, partinin takipçi kadroları da sanki kuşu görmüşler, “Kuş onun başına kondu napalım” der gibiler. Bu yöntem 1960’dan sonraki bütün kriz dönemlerinde işe yaramıştır. Dünya Sisteminin ihtiyaçları, Türk Devletinin Hayatta kalma refleksi ve Milletin uyanıklarının iş bilirliği sayesinde siyaset 50 sene böyle deveran etmiştir. Fakat şimdiki günler geçmiş günler gibi değil. Çökmüş bir Paradigmanın çökmediği zannıyla tarzı siyaset ile o Paradigmaya muhalefet üzerine kurulmuş bir tarzı siyasetin birbirinden farkı yoktur. İkisi de ifsat edilmiş, doğurucu, yol açıcı değil, bulunduğu zemini tahrip etmek üzere kurgulanmış, aynı urganın iki ipini, çözüp, tarihin çöplüğüne atmak gerekiyor. Elbette olmuş olmamış olmaz. Elbette yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir şeyler var.. Elbet tecrübemizin kıymetini bileceğiz.

BUT GAME OVER…31.10.2017 

YORUMLAR
  • Fatih   13-11-2017 08:29

    tek kelime ile güzel bir yazı

    0

    0

Diğer Yazıları
MAKALELER YAZARLAR
GAZETE İLK SAYFALAR
HAVA DURUMU


ANKARA

ANKET

YENİ HUKÜMETİ HANGİ PARTİLER KURMALI

Tüm Anketleri Görmek ve Oy Kullanmak İçin Tıklayın