PARTİLERDE AĞAÇ BİTMEZ
Av.Murat SUCU
[email protected]
.

PARTİLERDE AĞAÇ BİTMEZ

Yıllar, yıllar önceydi. Başka bir galakside değil, tam burada Türkiye’de. Sovyetler Birliği dağılmış, soğuk savaş bitmişti. Özal ölmüş, Demirel Cumhurbaşkanı olmuştu. Soğuk Savaş sonrası siyaset ve akademi dünyası ve ağzı laf yapıp konuşma ehliyeti olanlar önce bir şaşkınlık suskunluk yaşadılar sonra kendilerince ümit vaat eden çözümlemeler yaptılar.

Bundan sonra Türkiye ne olacak? Sorusuna “Türkiye’nin köprü ülke” olduğunu söyleyerek cevap veriyorlardı. Doğu ile Batı arasında, Asya Afrika ile Avrupa Amerika arasında, Zengin Dünya ile Fakir Dünya arasında, Hıristiyanlık-Yahudilik ile (laik olmanın getirisi ile) İslam dünyası arasında TÜRKİYE’NİN KÖPRÜ ÜLKE olduğunu, olacağını, gazetelerde kitaplarda yazanlar, tv ve radyolarda, meclisten kulise bütün toplantılarda söyleyenler vardı. Yine televizyonda bir programda bu konular konuşulurken, katılanlardan biri olan İsmet Özel “Köprülerde ağaç bitmez” dedi. Ve balon delindi, yavaş yavaş söndü, ondan sonra kimseler Türkiye’nin köprü ülke olduğunu söyleyemez oldular. Bi ara Merkez ülke falan diyenler oldu, o söylemin fonksiyonel faydalı ve katır ürkütmez içeriği de şuydu: Lojistik Merkez. Eskiden malların insanların her şeyin gelip geçtiği köprü olmaya heves edenler, bu sefer, “sadece gelip geçmesin, gelsin toplansın sonra dağılsın, yani lojistik (depo) merkez olunsun” der gibi yaptılar. Şimdilerin modası da Lider Ülke Türkiye..

7 Haziran seçimlerinden sonraydı. Twiter’da tanınmış biri (adını anmam gereksiz) seçim sonuçları, başkanlık sistemi ve partiler hakkında yazarken “Zaten başkanlık sisteminde 2 partili sistem mecburen olacak” gibi bir şey yazdı. Ben de bütün saflığımla “Bu saatten sonra başkanlık sistemi çok zor” diye yazmıştım. Sonra “Hem iki partili bir düzenden bahsediyorsunuz ama Türkiye’yi genç partiler yönetiyor, bir toparlayıcı parti kuruluyor, bir süre sonra bu parti (yorulup, yaşlanıp, çürüyüp) ölme sürecine giriyor, bir dağılma dönemi yaşanıyor, sonra yeniden toparlayıcı bir parti kuruluyor” demiştim.Yani ‘iki partili bir sistemi devam ettirecek istikrarlı partilerimiz yok. Türkiye’yi genç partiler yönetiyor, eski partiler de hep muhalefette, bu parti düzeni ile bu siyasi karakterle nasıl Başkanlık sistemine geçecek ve yürütebileceksiniz?’ demek istemiştim. Yanılmışım çok geçmeden başkanlık sistemine geçtik. Başkanlık sistemine geçerken ki muhalefetimin temel sebebi de şuydu: Türkiye’nin demokratik alt yapısı, siyaset kültürü (en azından şu anda) buna uygun değil, siz şu anda Tayyip Erdoğan’a dayanarak bunu istiyordunuz ama gün gelir de 0,01 puan, mesela 13.000 oy farkla başka birinin başkan seçilmesi halinde ne hissedeceksiniz? Diyordum. Demiş oldum.

Dünya hayatında (siyasetinde desem mesele sadece siyasi değil) milletler, devletler, partiler var. Bazı milletler var devleti yok, bazı devletler var milleti yok, bazı devletler milletini yapmış, bazı milletler devletini kurmuş. Tarihî süreç içinde bunlar olmuş ve hâlâ oluyor. Bir devlet tarihiyle devlettir, bir millet tarihiyle millettir. Devlet ve milletlerin tarihini, tarihin bilinmeyen, kaydı bugüne intikal etmemiş zamanlarına kadar götürebiliyoruz. Bugünden geriye doğru gittikçe farazi, teorik çıkarsamalar, tasavvurlar, toparlamalarla da olsa bir başlangıca sahip olabiliriz. Tarih eskidikçe efsaneleşir. Ama siyasi partiler öyle değil. Hizipleşmenin, gruplaşmanın her zaman olduğunu söylemek elbette mümkün. Burada modern siyasi partilerden bahsediyoruz. Modern siyasi partilerin dünyada ortaya çıkışı hepi topu 200 küsur, Türkiye’de ortaya çıkışı ise 100 küsur sene öncesine dayanır. Dolayısıyla siyasi partilerin tarihini araştırıp, bilebilme imkânına sahibiz. Arka plan ilişkiler, kayda geçmemiş entrikalar, gizli hesaplar dışında resmi varoluşlarını inceleyip anlayabilmemiz mümkün..

Devlet, millet ve siyasi partiden bahsediyorsak konu siyaset, yönetim, ideal tasavvur olarak yönetişimdir. İnsanlar, insanları ve insanların tasarrufundaki eşyayı yönetir. Bu yönetme mekanizması devlet millet tarihi kadar eskidir. Bu mekanizmaya modern bir araç olarak siyasi partiler son 200 yılda katılmıştır. Gerek devlet gerek millet gerekse siyasi parti, insan ve insan topluluğu olarak fail olur, tecessüm eder. Milletlerin fertleri insandır, insan bir millet içinde insan olur. Devletlerin Partilerin yöneticileri vatandaşları üyeleri insandır. Devlet ve Parti  hükmî, hukukî, tüzel birer teşkilat, Millet ise bir tasavvurdur. Millet devleti kurar, Devlet milleti yapar. Millet olduğu halde devleti olmamak bir nakısadır. Devlet olduğu halde milleti yapmamak bir zulüm, bir yangın, giderek saman alevi mesabesindedir. Bir millet devletine ulaşmadıkça ham kalır, bir devlet milletini yapmadıkça devlet olmaz, var olan haliyle kötürüm ve geleceksiz kalmaya mahkumdur..

Peki bu devlet millet varoluşu içinde siyasi parti nedir? Ne olmalıdır, ne işe yarar?

Devlet ve Millet asıldır. Devlet ve Millet arasında bir tahterevalli bağlantısı, ilişkisi vardır. Milletten Devlete insanlar gider, Devletten Millete hizmetler ulaşır. Ötekine, başkaya, dışarıya karşı da Devlet-Millet kaynaşık bir kabuk ve öz olarak korunur ve yalıtılır.

Öyleyse modern bir siyasi kurum olarak siyasi parti nedir, ne işe yarar? Siyasi Parti Devlet ve Millet arasında sadece insanların kullanabileceği bir köprüdür. Başka hiçbir şey olamaz. İşte bu nedenle Partilerde Ağaç Bitmez..

Kapitalist Mekanizmanın hükümran, egemen, hegemonya olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Geldiğimiz noktada, en ücra noktalara bile kapitalist ürünlerin kalıntıları ulaşıyor. Son rekor 11.000 metre deniz dibinde bile plastik bulunması oldu.  Dağ başlarında poşetler, pet şişeler, en geleneksel olduğu zannedilen toplumlarda bile kot pantolon, fabrika ürünü ayakkabı görülebiliyor. Yaşadığımız dünyada şehirleştikçe, kapitalist mekanizmanın içinde bir dişli, ezilen bir kum tanesi olmamanın imkânı yok. Bu Mekke’de, Medine de bile böyle. Kapitalizm bu gücüne, bu egemenliğe, pek çok şeyin yanında şöyle bir aldatmaca sayesinde ulaştı: “İnsanlar tarih boyunca hep çalışmak kazanmak ihtiyaçlarını karşılamak faaliyeti içindeydiler, kapitalizm de bu faaliyetin, bu tarihi süreç sonunda geldiği bu gün ki hal.” Elbette kapitalizmin “insan ihtiyaçlarını karşılama faaliyeti” boyutu var, ama bu Kapitalizmin istismar ettiği bir boyut. Kapitalizm insanlık tarihinde Batı medeniyetinin bütün insanlığı sürüklediği bir anomali, bir kanser, bir hükümranlık aracı.

Kapitalizm, bir insan faaliyeti, giderek insanlardan neşet eden ama buna rağmen insan aleyhtarı bir mekanizma olduğu için devlet-millet meselesiyle en başından itibaren kaçınılmaz bir ilişki içinde. Avrupalı ve Avrupa kökenli devletler kapitalist sermayenin aracı yuvası olarak varlıklarını ortaya koyabilmişler. Avrupalılar ve Avrupa kökenli milletler de kapitalizmin insanları, failleri olarak dünyaya yayılmış, kapitalizmin egemenlik alanının genişleticisi hükümranı olmuşlardır. Kapitalizm ilk önce kendi insanlarını sömürüp, ezip, onların kanından, terinden ve gözyaşından güç alarak dünyaya yayılma gücüne ulaşmıştır. (Burada şunu belirtmek gerekir: Avrupalılık Türk karşıtlığı üzerine ikame olmuştur. Hatta Avrupalıların Kapitalist mekanizmayı icat edip, o vasıtayla varlıklarına devam edebilmelerinin temel sebebi Türkler ve Türk Düzeni karşısında kendilerini koruyabilmektir. Dolayısıyla Türk ve Kapitalizm beraberliği olmayacak bir şeydir. Kapitalist olan Türk olamaz, Türkün ekonomik faaliyeti de Kapitalistçe olamaz)

Kapitalizm sömürüp semirdikçe kendi içinden ve dışından karşıtlarını çıkarmıştır. Bu karşıtlık bir savunma mekanizması ve isyan hareketlerini doğurmuştur. Kapitalist karşıtlığını ilk doktriner temellere kavuşturan Marx ve Engels olmuştur. Bu içerden bir çözümleme, içerden bir analizdir. Dolayısıyla bu muhalif çözümleme, hem Kapitalizmin anti-Türk oluşunu örtmek, hem kapitalist mekanizma için tedavi edici yollar bulmak, hem de Batı medeniyeti için başka bir var oluş imkânı olmak dışında bir sonuç doğuramamıştır.

Dünya siyaseti ve yönetim aygıtları 19. Yüzyılın 2. yarısından itibaren Kapitalist ve Anti-Kapitalist ayrımından etkilense de 19. Yüzyılda bu örtük bir etkidir. Ama 20. Yüzyılla birlikte, özellikle Rus Devriminden itibaren dünya siyasetinde bu kamplaşma tayin edici olmuştur. 19. Yüzyılın solcusu burjuva kapitalisttir. 20. Yüzyılın solcusu, Sosyalist, Komünist, Sosyal demokrat yelpazesinin tamamı olmuştur. Ama bu ayrımın ne kadar sahici olduğunu anlamak için 2. Dünya Savaşına bakmamız yeter. Kapitalistler ve Komünistler bütün cephelerde Almanlara ve Japonlara karşı savaşmıştır. Almanlar hadi neyse diyelim ama Japonlara karşı Kapitalistler safında çarpışan yerel unsurların büyük kısmının ideolojik motivasyonu Komünizmdir. Berlin’de sonuna kadar savaşan Fransız Nazilerinin İskandinav tümeninin varlığı kafaları iyice karıştırır. Daha evvelinde İspanyol iç savaşında Franko Alman ve İtalyan desteğiyle zafere ulaşmış, Sosyalist karşı cephe ise Amerikan Fransız, İngiliz, Sovyet desteği görmüştür. Demek ki bizim kafalarımıza sokuşturulan şablonlar pek de öyle sanıldığı kadar sahici değil. Bu tuhaflıkların bizi peşin yargılara götürmesi değil, daha çetrefilli düşünmeye zorlaması gerekir.

Batı Medeniyeti, yani günümüzde fiili varlığını ve “kendi için” hükümranlığını gösterebilen tek (dişi kalmış) medeniyet, Kapitalist mekanizmayla kaynaşık ayırt edilmesi güç bir kombinezon oluşturmuştur. Kapitalizm bu kombinezonda bulunan devletlerle çoğunlukla simbiyotik bir yaşama düzeni kurmuştur. Kapitalist çıkar (şirketlerin çıkarı) devletlerin çıkarı, milletlerin çıkarı tarihi süreç içinde, dış değer aktarımının sağladığı finansal güce dayanarak zaman zaman birbirine zarar verse de birbirlerini zayıflatacak, ortadan kaldıracak, tasfiye ve imha edecek aşamaya hiçbir zaman gelemez. Çoğunlukla Şirket çıkarları öncelense de, şartların mecbur kılması halinde kimi zaman devletin, kimi zaman milletin(insanın) çıkarının öne alınmasına tahammül edilebilme imkân, ihtimal, hatta mecburiyeti olabilmektedir.

Ama Batı Medeniyetinin dışında, kapitalist merkez dışında ki devlet, şirket, millet çıkar çelişkisi ve ilişkisinde bu durumu görebilmek mümkün değildir. Öncelikle dünyada tarihi geçmişi, kapitalizmin sömürgecilik aşamasından önceye dayanan ve herhangi bir sömürgeci istila ve kontrolüne maruz kalmamış devlet-millet bulabilmek imkânsızdır. Bugün dünyada hayatiyetini devam ettirebilen devletler ya sömürgeci, ya sömürgeci kuzeni, sömürgeci kalıntısı, yahut sömürgelikten bağımsızlığa kavuşması 100 seneyi bulmayan veya bağımsızlığını bazı fedakarlıklar kayıplar pahasına koruyabilmiş devletlerdir.

Kapitalist Merkez ülkelerdeki siyasi bölünmüşlük ve siyasi partilerin sahiciliği dahi tartışmaya açıktır. Merkez ülkelerde Kapitalist mekanizma hayatın bütün katmanlarına hâkimdir. Hâkim olamadığı unsurlar, sistem dışına itilir. Evsizler, mahkûmlar olarak, sistemin kırıntıları ile hayatını devam ettirebilirler. Özel örneklerle meseleyi açıklamaya çalışsak konu çok uzayacak. Kısaca Merkez ülkelerde siyasi bölünme ve partiler, tarihi süreç içinde oluşmuştur. Bu süreç içinde birbirlerini yok etmeyecek bir demokratik kültüre, faydalı bir denge mekanizmasına ulaşılmıştır diyebiliriz. O kadar ki, sistem karşıtı hiçbir siyasi hareketin ortaya çıkabilme ve halka ulaşabilme imkân ve ihtimali söz konusu değildir. Kapitalist mekanizma ve jeopolitik varlık olarak devlet, siyasi işleyişe her şeyiyle egemendir. Bu nedenle siyasi aktörlerin değişmesi, çok büyük değişikliklerin olmasını sağlayamaz. Bu konuyu deşelemeyi başka bir yazıya bırakıp, çevre ülkelere geçelim.

Çevre ülkeler derken kastımızın “sömürgeci kuzeni, sömürgeci kalıntısı, yahut sömürgelikten bağımsızlığa kavuşması 100 seneyi bulmayan veya bağımsızlığını bazı fedakarlıklar, kayıplar pahasına koruyabilmiş devletler” olduğunu hatırlatalım..

Bu devletler içinde “bağımsızlığını bazı fedakârlıklar ve kayıplar pahasına koruyabilen” Türkiye dışındaki bütün devletler, (olabildilerse) devlet oluşlarını, (olabildilerse) millet oluşlarını, bir siyasi mekanizmaya sahip oluşlarını, sistem içi dengelere, sistemin ihtiyaçlarına borçludur. Bu devletler ya kontrol altında bir hayatiyete veya izole bir varlığa sahiptir. Dünyadan soyutlanmış jeopolitik varlık olarak var olanlar dahi bir müsamaha, arka plan ilişkiler ile ayakta dururlar. Kontrol altında devletlere muz cumhuriyeti denir, erken kalkan darbe yapar, ama her darbeci patron bildiği merkeze sadakat beyan ederek muktedir olabilir. Onların siyasi kabiliyeti hâkim olduğu devlet ve milletin sistem içindeki konumunu devam ettirmekle sınırlıdır. Bu ülkelerde siyaset hem kolaydır, hem zor, hem vardır hem yok. Bu ülkelerin devlet ve millet varlığı “kendi için” çabalayan “kendinden” güç alan bir kıvama ulaşamadığını, uluslararası güç ilişkilerinin de bu ülkelere hiçbir zaman bu fırsatı vermeyeceğini iddia edip, kendi meselemize geçelim..

Şimdiye kadar yazılanları yazalı bir aydan fazla olmuş. Yazı uzamış ben uzatmışım, ama sadede hala gelememişim. Yukarda yazılanların içinde yanlış anlamaya müsait aksi iddia edilebilecek fikirler var. Ama izah çoğunlukla çözüm sağlamıyor, insanlar yine bildikleri kadar, ön yargılarının, zanlarının, kafalarındaki şablonun müsaade ettiği kadar anlıyor. Bunları anlatmak yazmak çözümlemek de benim işim mi acaba? Veya müşterisi hani nerde?

Tarihten örnekleme, yorup, yorulup çıkarsama mümkün, ama sadede gelebilmek zor..

Hâsılı kelam, ne olacak bu AKAPE’nin hali? Ne olacak bu memleketin hali? Akıl vermenin vakti çoktan geçti. Köprüden önceki son çıkışı geçeli çok oldu. Bu kadar saçmalık ancak kasıtla mümkün olabilir. Bu kadar aymazlık için başka bir dünyada yaşıyor olmak lazım.

Veya biz paranoyağız..23.06.2019

24-06-2019 02:10
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları
MAKALELER YAZARLAR
GAZETE İLK SAYFALAR
HAVA DURUMU


ANKARA

ANKET

YENİ HUKÜMETİ HANGİ PARTİLER KURMALI

Tüm Anketleri Görmek ve Oy Kullanmak İçin Tıklayın