Kadrolaşmakmı?
ABDURRHMAN DİLİPAK VAKİT
a.dilipak@vakit.com.tr
.
İlk kadro oluşumu CHP’nin eseridir..
Kadrolaşma deyince, 1950’ye kadar milletvekili, vali, belediye başkanı, kaymakam, ordu, hepsi CHP’nindi.. Yasama, Yürütme Yargı tümü ile CHP’nin kontrolündeydi..
Açık oy gizli tasnifli, merkezden atanan, kişilerin hiç gitmedikleri görmedikleri yerlerden milletvekili seçilme oyunu sona erince, 1950’de halk bu kadroları tasfiye etti.

Takrir-i sükun kanunu yoktu artık. Yasaya göre karar veren değil, verdikleri karar kanun sayılan, başlangıçta savcısı bile olmayan, savunma avukatı bulunmayan, temyizi olmayan İstiklal Mahkemeleri de yoktu artık. CHP’den kaçan halk DP’ye sığındı..

CHP çeyrek asrı aşkın iktidar yüzü görmedi. CHP’nin kadroları ise bu kez değişik siyasi organizasyonlar altında derin devletin kadroları içinde yer almaya devam ettiler.. Yani o zihniyet bir şekilde iktidarın içinde yer almayı başardı.. Onlara göre, irtica dedikleri şeyle mücadele İstiklal Harbi’nden daha zor ve elzem bir hadise idi.. Tunceli yasasını, tehcirleri, tedibleri, tenkilleri unutmadık.. Dinde reform çabalarını da.. Ekmek karnesini, varlık vergisini.. “Geldi İsmet, gitti kısmet” meşhur bir tekerleme olmuştu halkın dilinde..

Nazım’ın suratına tükürme çağrısı yapanlara bakın siz, bugün nasıl da Nazımcı kesildiler!.. Amerikan meddahları, darbe işbirlikçileri nasıl ulusal cumhuriyet müdafaası cakası satıyorlar!..

1960’da darbe oldu.. Parti programını tekrar anayasa yaptılar..

CHP, Kurtuluş Savaşı’nı yapan ya da yeni Türk devletini kuran iradenin adı değil. Bu iradeye karşı ilk darbe hareketidir bana kalırsa, icraatlarına baktığınızda. İsterseniz bakın TBMM’nin açılış törenine ya da Sivas ve Erzurum bildirilerine.. 71-80 derken bugünlere geldik..

Şu sözler kimin: “Bakanlığım sırasında neler mi yaptım? Ben öyle demokrasi, insan hakları, bilmem eşitlik, bilmem özgürlük falan anlamam. Yok efendim, ‘madem bu rejimde eşitlik var, herkes görev alabilmeli’ falan... Böyle şeyler anlamam. Bizler aynı Ahmet Necdet Sezer gibi yaptık, aynı askeriye gibi yaptık. Kişilerin evine baktık. Evinde Atatürk resmi asılı mı, değil mi?.. Evine Atatürk’ün resmini asmayan kişi Kemalist değil demektir. Sayın Sezer, bürokratı kapıcısına sordurmuş. İyi yapmış. Bakan olduğum dönemde hemen parti teşkilatlarına, bütün il ve ilçe başkanlıklarına yazı gönderdim. Tam 840 il ve ilçe başkanlıklarına yazı gönderdim. Bölgelerindeki kamu görevlileri hakkında istihbarat çalışmaları yapmalarını istedim. Raporlar geldi.. Kimin bayan eli sıkmadığını, kimin ne yaptığını öğrendim. Ben uğraştım, ama sonucu tam olarak ancak 28 Şubat sürecinde alabildik..” Bu sözler AK Partililere ait değil, 52. Hükümet’in bakanı Mustafa Kul’un..

Adalet Bakanları Mehmet Moğultay ve Seyfi Oktay, hatırlarsanız 5 bin kişilik kadrolaşma gerçekleştirdiklerini itiraf etmişlerdi.

Koalisyon hükümetleri döneminde Adalet Bakanları Seyfi Oktay ve Mehmet Moğultay, yasama kadrolarını parti sempatizanı isimlerle doldurdu. Oktay ve Moğultay döneminde 2 bin hakim ve savcı alınırken, mülâkat sınavında parti sempatizanı olmayan isimler elendi. Moğultay döneminde yapılan hakimlik ve savcılık sınavlarında yazılı sınavda ilk 100’e giren isimlerden 57 kişi mülâkatta elendi. Yapılan yazılı sınavda dereceye girmelerine rağmen CHP örgütünden ‘referansı’ olmadığı için bu isimlerin elendiği belirtiliyor. Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Moğultay ise, partisinin il kongresine yaptığı konuşmada kadrolaşmayı itiraf ederek, “Evet, hükümetten sınavlı beş bin kişilik kadro çıkarttım. Doğu’dan Güneydoğu’dan gelen insanlar aç mı, işsiz mi kalsın? Bu kadroları örgütüme vermeyip de milliyetçilere mi verseydim? Seyfi Oktay ve benim dönemimde de iki bin hakim aldık. Bu aldığımız kadrolar, ileride yeşerecek demokrat insanlardır. Yaptığım suçsa işlemeye devam edeceğim. Ben yılmayacağım, bu makamı da terketmeyeceğim” dedi.

Koalisyon hükümeti döneminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapan Mustafa Kul’un ise SSK’ya personel alımında mevzuata aykırı davrandığı ortaya çıkmıştı. Devlet memurluğu için 18 yaş şartının olmasına rağmen 18 yaşından küçüklerin bile devlet memuru olarak alındığı tespit edildi.

Onlar böyle yaptı diye, bu başkalarına kadrolaşma imtiyazı vermez kuşkusuz.. Aslolan, ehliyet sahiplerinin göreve atanmasıdır. Ve bu hiçbir zaman tam ve doğru yapılmadı.. Özellikle KİT’ler partilerin arpalığı haline geldi.. 300 kişiyle çalışması gereken KİT’lere her parti döneminde parti kadroları doldurulurdu ve bankamatik memurlarla bu sayı 1500’lere çıkartıldı.. Yetim malı, parti kadrolarının arpalığı yapıldı; o zaman hemen hemen hiçbir sendika sesini çıkartmadı bu yağmaya..

En az kadrolaşma bana göre AK Parti döneminde oldu.. “Neden” derseniz, bir defa tasarruf genelgesi hâlâ yürürlükte. Yeni memur alımı zorlaştırıldı ve ancak hizmet fazlası kadrolar, ihtiyaç olan yerlere görevlendirildi.. Performans kriteri getirildi.. Memur alımları KPSS ile yapılmaya başlandı ve bu konuda YÖK görevlendirildi.. Oysa en fazla kadrolaşma hükümet dışı bir alan olan YÖK’te ve Çankaya’da..

AK Parti açısından anti kadrolaşma sözkonusu.. İstediği kişileri atayamadığı gibi (1. derecedekileri Çankaya engelliyor, 2. kademedekiler Danıştay’dan geri dönüyor)... Özellikle YÖK’teki kadrolaşmanın nasıl ideolojik, politik, hukuk dışı bir anlayışla yapıldığını herkes biliyor..

CHP kadrolaşma diye “Kutan’ın özel kalem müdürü, nasıl Enerji Bakanı’na danışman oldu; Refahyol Maliye Bakanı Müsteşar Yardımcısı, nasıl Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı oldu?” diye soruyor.. Hani bundan doğru ve tabii ne var.. Falan soruşturma geçirmiş. Peki sonuç.. Sonuç yok.. Abdullah Gül’ün hemşehrisi daire başkanı olmuş, bu kadrolaşma.. Kayserili kimse olmayacak.. Eski İSKİ Genel Müdürü’nün DSİ Genel Müdürü olması kadrolaşmaymış.. Hasan Celal Güzel’in eşi müsteşar yardımcısı olmuş, bu da kadrolaşmaymış..

Kuşkusuz AK Partililerin de yanlış atamaları olmuştur. Bu ayrı ama, yukarıdakiler ayrı şeyler!

Türk Metal Sendikası Genel Başkanı Mustafa Özbek, “Türkiye’nin İstiklal Harbi’nden daha zor durumda olduğunu” iddia etmiş ve eklemiş: “Dünyanın en çok hain yetiştiren ülkesiyiz” demiş ve sivil toplum örgütlerine “sokağa dökülme” çağrısı yapmış..

“Ulemalara danışalım diyenleri cumhurbaşkanı yaparsak, yarın YÖK, Danıştay, Yargıtay başkanlarını atayacak” demiş. Özbek, Türkçe de bilmiyor anlaşılan.. “Ulemalar” denmez be yahu! “Âlimlere danşalım” demek niye suç olsun ki!.. Yani “Bilene danışalım” demenin suç olan yanı ne?.. Cahillerin böylesine cesur olduğu bir ülkede işler gerçekten çok zor.. Mustafa Bey adının anlamını biliyor mu, ya da hadi Türkçe’yi iyi bilmiyor, Özbekçe bilir mi desem! Ah “Türkiyem” ah!

“Türkiye’yi Hikmetyar’ın önünde diz çökenler değil, Atatürk’ün önünde çökenler kurtarabilir” demiş ve “Sendikaya siyaset sokmadığını” savunmuş.. Bir dediği bir dediğini tutmuyor adamın.. “Kadrolaşmayı görüyorsunuz. Biz de kadrolaşalım” demiş. Kadrolaşmak kötü ise, sen niye o işi yapıyorsun; doğru ise niye suçluyorsun?.. Bu haberi veren gazeteci, bu öfkeli konuşmayla ilgili ipuçlarını son paragrafa saklamış. “Mustafa Özbek, kurduğu ART Televizyonu’yla ‘ulusalcılık propagandası’ yaparken, daha aktif bir siyaset için ‘Türkiyem’ adlı bir parti kuruyor. Oluşumda; emekli Tümgeneral Alaattin Parmaksız, Şu Çılgın Türkler kitabının yazarı Turgut Özakman, avukat Kemal Kerinçsiz gibi isimler yer alıyor”muş.. Hadi yolları açık olsun.. Öteki siyasetçileri şuursuzlukla suçlayan bir sendikacının “şuurlu açıklamaları” bunlar.. Gerisini varın siz hesap edin..

Selâm ve dua ile..

YORUMLAR
  • sinan    17-07-2010 17:10

    dilipak müslümanlığını siyaset zırvalıklarıyla kirletme. doğru yolu seç ve fazla avukatlık yapma. inanki çirkinleşiyorsunuz.l

    0

    0

Diğer Yazıları
MAKALELER YAZARLAR
GAZETE İLK SAYFALAR
HAVA DURUMU


ANKARA

ANKET

YENİ HUKÜMETİ HANGİ PARTİLER KURMALI

Tüm Anketleri Görmek ve Oy Kullanmak İçin Tıklayın