ESYAV Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Ayrancı
Sırrı ER Kızılcahamamhaber
sirrier@hotmail.com
.

ESYAV Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Ayrancı:

“İnsanın doğduğu, büyüdüğü yerlere sahip çıkması aslında bir medeniyettir.”

Sırrı Er: Sayın hocam, biz sizi çok iyi tanıyoruz ama okuyucularımız için önce kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Prof. Dr. Hasan Ayrancı: 1966 Ankara doğumluyum. 6 çocuklu bir ailenin en küçük   evladıyım. Siteler’de doğdum ben, Siteler o zaman 3 -4 sokaktan ibaret küçük bir ticaret merkeziydi, alt katlarında kerestecilik yapılır üst katlarında 75 metre kare küçük evler vardı, oralarda oturulurdu, bizim çocukluğumuz kerestelerin ve tomrukların içinde saklambaç oynayarak geçti. Ankara’da doğmamız hasebiyle eğitimlerimizi burada tahsil ettik. Ben 5 yaşına gelmeden okumayı öğrendim. 6 yaşında Kur’an okumayı öğrendim. Siteler semti,  Ali Ersoy Mahallesinde Kudret Camii vardı. Şimdi büyük bir camii yapıldı, Sitelerin arka tarafında.

İlkokul beşinci sınıfa geldiğimde ben artık camiye Kur’an derslerine gitmem, ben büyüdüm, ben Osmanlıca öğrenmek istiyorum dedim. Evde Osmanlıca bir mızraklı ilmihal vardı. Mızraklı ilmihali kendi kendime okumaya çalışırken caminin hocasına gittim. Okumama yardımcı olsun diye, hoca beni azarladı, sonradan anladım ki hoca Osmanlıcada biraz zayıfmış.

Liseye geldiğimde İngilizcem var biraz ama Arapça da öğrenmek lazım diye düşündüm. İmam hatipli olmadığım için Arapça öğrenmek için yer aradım bir hoca vardı Ulucanlarda Hemhüm Camiine de her gün giderdik, akşam namazını kılardık, yatsı namazına kadar eski usul Arapça tedris ettikten sonra yatsı namazını kılar çıkardık, oradan dolmuşlarla eve gelirdik. Uzunca bir süre böyle devam ettikten sonra hocanın müftülük tayini çıktı bir yere biz de bir süre Arapçaya ara verdikten sonra Suudi Arabistan kültür derneği vardı, 4-5 sene de orada devam ettik.

Sırrı Er: Hocam, hangi ilkokul ortaokul mezunusunuz?

Prof.Dr. Hasan Ayrancı: Ben ilkokulu Türkiş Bloklarında 13 Ekim İlkokulunda, Ortaokulu İnönü Ortaokulunda okudum. Sonra liseye geldiğimde, Yenimahalle Endüstri Meslek Lisesinde elektronik sınavına girdim ve kazandım. 3 sene orada okudum, ben aynı zamanda elektronikçiyim, altın bileziğim var. Hatta okul biter bitmez 17 yaşında hava kuvvetlerine işçi olarak girdim. Ondan sonra Hukuk Fakültesini kazanınca bir sene okuyarak çalıştım, baktım ikisi birlikte gitmiyor, çünkü Askeriye çok sertti, sınavlara bile izin almak mümkün olmuyordu. Bir sene zorla idare ettik, baktık bu böyle olmayacak, istifa ettim.

Hukuk Fakültesi ikinci sınıftan itibaren bütün dersleri takip ettim. Bütün ders notlarını kendim tuttum. 4 senede Hukuk Fakültesini bitirdim. Hukuk mezunları  “ne olur ne olmaz” diye hemen avukatlık stajı yaparlar. Ben de hemen avukatlık stajına başladım, staj devam ederken Yüksek Lisans sınavına girdim ve derece ile kazandım. Mezuniyetten sonra avukatlık, savcılık, hâkimlik vb. ne yapalım diye düşünürken, Fakültede Profesör Fikret Eren hocamız vardır, benim derece ile Yüksek Lisansı da kazandığımı görünce, bana “Asistan olmayı düşünür müsün? Bana bir uğra” dedi. Biz de şaşırdık, hiç böyle bir düşüncemiz yoktu, planımız, niyetimiz yoktu. O zamanlar akademisyenlik zordu, parmakla gösterilirdi. O zamanlar bu günkü gibi birçok üniversite ve fakülte yoktu. Nasip oldu, hem Yüksek Lisans sınavını derece ile birinci olarak kazandım, hem de Asistanlık sınavında başarılı oldum, yani başarılı olmam karşımıza böyle bir kader çizgisi çıkarttı. Ankara Hukuk Fakültesi mensubu olmuş olduk.

Öğrencilik yıllarımda daha önce de söylediğim gibi, bütün derslere katıldım, hiç kantinde vakit geçirmedim. Boş olduğum zaman doğru Yazarlar Birliğine giderdim. Fakülte hayatım boyunca, sabah saat dörtte  kalkardım. Uykuyu gereksiz görüp, dört saatten fazla uyumamaya çalışırdım. Dörtte kalkıp her gün İngilizce çalışırdım. Yine öğrenciliğimde Suudi Arabistan Kültür Derneğinde Arapça derslere devam ettim, dört sene kadar. Böylece hem İngilizcem çok iyi oldu, hem Arapça ’yı okuyacak ve yazacak şekilde bir seviyede öğrendim. Hatta konuşacak kadar ilerlettim. Asistanlık sınavında beni çağırdılar sen nereden mezunsun diye sordular. Yenimahalle Endüstri Meslek Lisesi mezunuyum dedim. TED Koleji mezunu kadar İngilizce biliyorsun, bu nasıl oldu diye sordular. Ben de, “Kendim özel olarak çalıştım, her sabah erkenden kalkar İngiliz çalışırım” dedim. Hukuk alanında yabancı dil olarak İngilizce’den çok, bazı alanlarda Fransızca, bazı Alanlarda Almanca geçerlidir. Bizim mensup olduğumuz akademik alanda Almanca literatüre hâkimdir.  İsviçre, Avusturya, Almanya’ya gittim. Almanca makalelerim de mevcuttur. Almanca diğer dillerden sonra olduğu halde mesleki mecburiyetten dolayı daha iyi ve aktif. 

Sırrı Er:Sayın hocam, çocukluk anılarına çok önem veriyor pedagoglar. Çocukluk döneminize ait unutamadığınız bir anı var mı?

Prof.Dr. Hasan Ayrancı: Tabi çok olay vardır, ancak hemen hatırlamak mümkün olmuyor. Ben hala o tomruklar arasında Komen dediğimiz oyunu unutmam. Arkadaşlarla oynardık. Halen gözümün önünden geçer.  Şöyle bir hatıramı da anlatayım. Ben çocukken sünnetten çok korkardım. Sünnetçi geçerdi zaman, zaman. Sünnetçi çantası elinde, sünnetçiii! diye bağırarak geçerdi Site sokaklarında. Ben her duyduğumda büyük bir korku ile kaçardım. Bir keresinde kapakların, çıtaların, tomrukların arkasına saklandığımı hatırlıyorum. Bir keresinde bakkalda tezgâhın, gofretlerin arkasında saklandığımı hatırlıyorum. Bir keresinde de evde idim, sünnetçi diye bağırınca sağa baktım, sola baktım kaçma imkânı yok, ses ön taraftan geliyor, karyolanın altına girdim. Annem de benim bu tedirginlik ve korkuma baktı, şimdi ikisi de rahmetli, “Hayırdır oğlum ne oluyor?Niye kaçıyorsun?” deyince ben ağlayarak; “ Anne ben sünnet olmak istemiyorum.” Dedim. Annem; “ Oğlum!Sen sünnet oldun zaten” dedi. Tabi çok küçükken hatırlamayacak bir zamanda sünnet olmuşum, korkmalarım bir vehimden ibaretmiş, kendi kendimize kaçmış, durmuşuz. Çocukluğumda buna benzer hatıralarım var.

Sırrı Er:Sayın hocam, çocukken, büyüyünce ne olmak isterdiniz?

Prof. Dr. Hasan Ayrancı: Valla, çocukken söylerdik uçak mühendisi olacağım diye. Ne uçağı bildiğimiz var, ne mühendisi bildiğimiz var. Belki ileri zamanda elektroniğe girmemin sebebi de budur. Bizim zamanımızda Uzay Yolu filmleri ve dizileri vardı. Böyle ışıklar yanıyor, sönüyor. Çocuklukta ilgimiz çekerdi. Teknolojiye karşı bir merak oluşturuyordu.

Sırrı Er:Sayın hocam, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Öğretim üyesisiniz. Fakat zaman zaman başka kurumlarda da görev yaptığınız biliyoruz. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Prof. Dr. Hasan Ayrancı: Evet değişik alanlarda çalışmalarım oldu. Mesela doçent iken Muğla Koruma Kurulu Üyesi olarak atandım. İki sene üyelikten sonra başkan yardımcılığı görevinde bulundum. Muğla’ya beş sene gittim geldim. Orada kendimize göre bir alan oluşturduk. Ayda bir kere gidiyor, beş gün kalıyordum. Orada bir alanımız var. Arkeologlar, sanat tarihçileri, mimarlar ve şehir plancıları ile birlikte çalıştım. Bu şekilde bana yeni bir alan açtı ve başka yan disiplinleri de öğrenmiş oldum. Akademisyen aklı ve mantığı olduğu için okuduğunuzu öğreniyoruz. Muğla’da bu işlerle uğraştım. Sonra enerji hukukuna merak sardım, Almanya’da Enerji Enstitüsüne gittim. Almanya’ya kendi imkânlarım ile gittim. BOTAŞ’ta danışmanlık görevinde bulundum. TEDAŞ’ın danışmanlığını yaptım. BOTAŞ petrol ve doğalgaz üzerine, TEDAŞ elektrik dağıtımı üzerine. Bir ara Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ )’nin danışmanlığını da yaptım. Sonuç olarak enerji sektöründe; petrol, doğalgaz, kömür ve elektrik konusunda yeterli miktarda, toplantılara katılıp konuşacak kadar bilgi ve uygulama sahibi oldum. Bu konuda yazdığım bir kitap da bulunmaktadır. Olaya nüfuz ettik. Sadece Atom Enerjisi ile ilgili çalışmalarım olmadı. Ona da bir teklif geldi, anlaşamadık. Atom Enerjisi Kurumuna da danışmanlık yapacaktık.

Ankara’da Koruma Kurulu yenileme alanlarında görev yaptım. Muğla’dan sonra. Hacı Bayram ve Hamam önündeki çalışmalar bizim birimle ilgili idi. 6 ay, bir sene orada çalıştıktan sonra 7 ilin bağlı olduğu büyük kurul, “Ankara Koruma Kurulu”  var, o kurula üye oldum. Daha sonra bu kurulun başkanı oldum. 5 sene civarında kurul başkanlığı görevinde bulundum. Nihayetinde son beş senede Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu vardır, beni Yüksek Kurul Üyesi yaptılar. Orada da bütün Türkiye’den gelen itirazlar, sorunlar ve talepler görüşülür, çözülür. Bu kurumda da 4-5 sene görev yaptım. Bu görevleri Fakültedeki görevlerime ek görevler olarak yaptım. 4 sene de Futbol Federasyonu’nda çalıştım. Ayda bir veya iki kere İstanbul’a giderek futbol dünyasının bazı önemli sorunlarına ilişkin toplantılar yapıyorduk.  Dolayısı ile çok değişik alanlarda çalışma imkânı budum, farklı insanlarla tanıştım, değişik tecrübeler elde etmiş oldum.

       Sırrı Er:Sayın Hocam, Kızılcahamamlısınız, köyünüzden, ailenizden bahseder misiniz?

            Prof. Dr. Hasan Ayrancı: Babam rahmetli on iki yaşında gelmiş Ankara’ya. Eskiden o zamanlarda birkaç günde gelir giderlermiş. Hanlarda hamamlarda kalıyorlar, geri döndüklerinde de bir avuç bitle geliyorlarmış. Getirdikleri ağaçları satarak sermaye yapmışlar. Siteler’de başlamışlar ve orada işlerini devam ettirmişler. Çocukluğum Siteler’de geçti. Köyde değildik ama köyde gibiydik. Babam Siteler’de esnaftı, Açıktan Sokak’ta hala dükkânımız var. Oturduğumuz yer baştan aşağıya Kızılcahamam ve Çamlıdereli idi. Dolayısı ile bizim bütün kültür değerlerimiz ve bilgilerimiz anne ve babamızdan, çevremizden, işyerlerindeki hemşehrilerimizden dolayı Yabanabat kültürüdür. Bir yerde konuştuğum zaman kişiler, “sen Kızılcahamamlı mısın?” diye bana sorarlardı. Dilimize, aksanımıza o kadar yerleşmiş vaziyette idi. Rahmetli babam köye çok düşkün idi. Biliyorsunuz bizim doğumlarımız, ölümlerimiz her şeyimiz köyde olur. Mesela ben Ankara’da doğmuşum fakat babam bir gittiğinde köyde muhtara beni Kızılcahamam, köy nüfusuna kaydettirmiş. Benin köyüm Berçin Yayalardır, köy doğumlu görünürüm. Ölülerimiz de genellikle köyümüze götürülerek defnedilir.

Rahmetli babam ölmeden önce bizi köye götürürdü, bakın şuralar bizim tarlalarımız diye köyden irtibatı koparmamamız için bazı şeyler söyledi. Köylerimizin havası, suyu, güzellikleri çok farklıdır. Bizin o tarafa Berçin Ortalığı derler. Yazın köylerimiz çok güzel olur. Mesela, şöyle derin bir nefes alın, ağzınızda bir tat bırakır, aldığınız hava. Oradaki çamlardan mıdır, topraktan mıdır? Ağzınızda çok güzel bir tat bırakır. Yaylamız da var ama bizim köyümüz zaten yayla gibidir, 1.400 rakımlı, orman köyü statüsünde. Eski İstanbul yolundan gidip Azaphane deresini geçtikten sonra Akyarma’ya varmadan birkaç kilometre içeriye giriyorsunuz, köyümüz sağda. Türkmen köyleri vardır.Korkmazlar, Gebeler, Şahinler, Yayalar, Çatak diye. Çok önceleri eski İstanbul yolu köyümüzün önünden geçermiş, sonraları E 5 dedikleri yol yapılmış. Şunu da söyleyebilirim; insanın doğduğu, büyüdüğü, babasının doğduğu, büyüdüğü yerlere sahip çıkması aslında bir medeniyettir.  Milletin bazısı bunu taşralılık sanır. İnsanın mezun olduğu okula, fakülteye sahip çıkması bir medeniyettir. Çünkü insan, bulunduğu, doğduğu, yetiştiği, kültür değerlerini aldığı yerde değerlidir. Orada alır bütün girdilerini. Bir pergel gibi ki biliyorsunuz pergelin bir hareket eden ucu, bir de sabit ucu vardır. Pergelinizin sabit ucu orada olması lazım. Yerli olmadan evrensel olamazsınız. “Kendi değerlerinize sahip çıkmadan hiçbir şey olamazsınız.“Bir kere sonuna kadar yerli olacaksınız fakat medeniyet değerlerine açık olacaksınız.” Tamamı ile taşralılıkta kalmak da doğru değil. Yani ikisini mezcedebilirseniz, üretim yapabilirsiniz bir akıl geliştirebilirsiniz, bir medeniyet değeri ortaya koyabilirsiniz. Yoksa kökünden, geçmişinden kopuk bir ilim, fikir, sanat adamı büyük adam olamaz diye düşünüyorum. “Ne harabiyiz, ne harabâtiyiz, kökü mazide olan atiyiz.” demiş Yahya Kemal. Ona demişler ki; eski eserlerle uğraşınca, geçmiş medeniyet ve kültürlerle, “ siz harabî misiniz” diye sorunca, bu iki mısralık beyti, şiiri yazmış.

Sırrı Er:Sayın hocam, bu kadar yoğun bir hayat içinde boş zamanlarınız da oluyor mu, özel hobileriniz var mı? Varsa eğer, boş zamanlarınızı nasıl değerlendirirsiniz?

Prof. Dr. Hasan Ayrancı: Yukarda üniversite hayatından beri ifade ettiğim gibi biz sohbet kültürüne mensubuz. Eskiden beri zaman zaman kendimizden bilgice, kültürce, irfanca üstün ve daha birikimli olanlarla veya bizden daha zayıf olanlarla toplanırız, konuşuruz, sohbet ederiz ve bundan büyük zevk alırız. Hem öğreniriz, hem zaman geçiririz hem de bir paylaşım olur. Bunun dışında, sosyetik hobiler gibi şeyler söylemek moda olmuş böyle bir şey yok. Kitap okumam eskiye nazaran biraz azaldı. Okuma zaman zaman mesleki ve teknik alanlara kayabiliyor. “Evde hep bir açık kitabım vardır. Çünkü kitap okuduğum zaman, sanki beynim bir makine de onun üzerine bir yağ damlatılmış, böyle esnekleştiğini ve iyi çalıştığını hissediyorum. Böyle bir rahatlıyorum, hayal dünyam, sanki ufkum açılıyor. Aklım, fikrim gelişiyor, ferahlıyorum.”İnsan nasıl mutlu olur? İşte fizyolojik şartlar vardır, erken yatmak, erken kalkmak, düzenli beslenmek, vb. Bir de psikolojik faktörleri vardır. Mesela kitap okumak insanı mutlu eder. Bunu hep tanıdıklarıma söylüyorum. Kitap okumak; beynin iki lobu varmış, sağ ve sol lob, ikisini birden çalıştıran ender faaliyetlerden biri imiş. Beynin sol lobu ile okurken ki beynin sağ lobu ile de okuduklarınızı imalijasyon yapıyorsunuz, ne okursanız okuyun zihinde bir imaj hareketleri, hayal etme faaliyetleri oluyor. Kitap okurken iki lobun bu şekilde çalışması insana bariz bir mutluluk veriyor. İnanmak, ibadet etmek, dua etmek, yardım etmek, Allah’tan yardım istemek, çoğaltabiliriz, bunlar psikolojik mutluluk şartları.

Ailem ve çocuklarıma gelince; ben biraz geç evlendim. Gençlik çağında okuduğum bir kitapta evliliğin bir kaderi mutlak olduğunu okudum. Evlilik ve mesleğin. Onun için hiç endişe etmedim. Bir gün nasılsa evleniriz diye düşündüm. Mesela evliliği geciken insanlarda ortaya çıkan gerilimi yaşamadım. Kısmet oldu Yozgatlı bir hanımefendi ile izdivaç yaptık. Kendisi de o zamanlar hâkimlik mesleğine başlamıştı. Yakın zamanlarda Adalet Bakanlığında Hukuk İşleri Genel Müdürlüğünde Daire Başkanı olarak görev aldı. Bir de Rabbimiz çocuk lütfetti, o da büyüyor, üç yaşlarında. Hasan Ege Ayrancı. Hasan ismini ben vermedim Hanım verdi.

Sırrı Er:Sayın hocam, söyleşimizin sonunda bir mesaj olarak söylemek istedikleriniz var mı?

Prof. Dr. Hasan Ayrancı: Türkiye, ülkemiz zor bir zamandan geçiyor. Bu topraklar üzerinde kalmak çok zor. Çok medeniyetler gelmiş geçmiş. Bu topraklar üzerinde kalmanın bir bedeli de var. O nedenle burada devletler ya küçülmüş kaybolmuş gitmiş, ya da büyük devletler oluşmuş. Baktığımız zaman tarih bize bunları söylüyor. Ülkemiz ele geçirilmek istenen, herkesin gözü olduğu bir yer. Her zaman stratejik önemi olan bir yer. Eskiden Asya’dan Avrupa’ya askeri yönden geçiş bölgesi olması hasebi ile Akdeniz, Ege, Karadeniz’e kıyıları olması nedeni ile şimdi de petrol ve doğalgaz kaynaklarının dibindeyiz. Burada ya olacağız, ya da öleceğiz.  Rahmetli Necip Fazıl’ın tabiri ile. Onun için çok çalışkan, gayretli, bilgili, güçlü ve dinamik olmak zorundayız. Millet olarak birlik, beraberlik ve dayanışma içinde olmalıyız. Köyümüzden başlayarak, kademe kademe büyüterek hem maddi hem de manevi olarak güçlü olmak ve giderek de her yönden güçlenmek zorundayız. Bu bizim sorumluluğumuz. Gelecek nesillere bırakacağımız bir mirasımızın olması gerekir. Bu mirası da oluşturmak için çok çalışmak, çok düşünmek, çok emek sarf etmek, çok dayanışma içinde olmamız gerekiyor.

           Sırrı Er: Sayın hocam, bu güzel söyleşiden dolayı çok teşekkür ederiz.

            Prof. Dr. Hasan Ayrancı:Ben de teşekkür eder, hayırlı çalışmalar dilerim.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları
MAKALELER YAZARLAR
GAZETE İLK SAYFALAR
HAVA DURUMU


ANKARA

ANKET

YENİ HUKÜMETİ HANGİ PARTİLER KURMALI

Tüm Anketleri Görmek ve Oy Kullanmak İçin Tıklayın