8- OĞLUM SEN HAKYOLCULARIN HANGİSİNDENSİN?
.

8- OĞLUM SEN HAKYOLCULARIN HANGİSİNDENSİN?

Niçin yazıyorum bu yazıları. 15 Temmuzdan sonra bir aydınlanma yaşadım. Gördüğüm zifiri karanlık. Bunu sizinle paylaşmak istediğim için. Hem aydınlanma yaşamak hem de karanlık temaşası, çelişik, ironik, birazı şaka..

Soğuk Savaş dedikleri yutturmacanın içinde büyümüştük. Bloklar, Nato, Varşova Paktı, Sovyet tehdidi. Gorbaçov Glasnost, Perestroyka. Reagan’la buluşmalar. Bir gün “Berlin duvarı yıkıldı” dediler. Almanya birleşti. Orta Avrupa’dan Doğu Avrupa’ya bir siyasi keşmekeş, belirsizlik vardı. (bizim için, çünkü iş bilenlerin böyle şeyleri çok önceden bilmesi gerekir ki, Fetulla Gülen’le ilgili bir vaazında bundan bahsettiği, bunun keramete yorulduğunu bu günlerde duyuyoruz). Romanya’da Çavuşesku direnebildi bir tek. Daha doğrusu direnmeye yeltendi ve bedelini hayatıyla ödedi. 

12 Eylül sonrası, 12 Eylül öncesinin kötülendiği bir siyasi kültürel ortamda büyümüştük. Özal ne sevimli adamdı. Siyasi yasakların kalktığı referandumu hayal meyal hatırlıyorum. Siyasi yasaklar kalkınca Erbakan Refah Partisinin Genel Başkanı oldu. 1990’da da önceki yazıda bahsettiğim kavga başlamış. 1990 yazı bir Ağustos akşamı “Saddam Kuveyt’i işgal etti” dediler. Sonraki süreç Körfezde Savaş olacak mı, Özal 1 koyup 3 alacak mı, Amerika Saddam’ı devirecek mi? Türkiye Musul-Kerkük’e girecek mi?

Benim İstanbul’daki 3. Senem, 3. Sınıf. Birden bire 4 arkadaş ev tutmak zorunda kaldık. O sevmediğim Yurt Müdürünün sayesinde. Bunun kırgınlığı beni cemaatin topluluk yapısından uzaklaştırdı. En civcivli zamanda hiçbir şeye karışmadığım bir sene geçirdim. 1991 Ocak-Şubat Amerika Körfez’e yığınağını tamamladı ve Canlı yayında operasyon başladı. CNN Bağdat’tan canlı yayın yapıyordu. Amerika ve müttefikleri kolayca savaşı kazandı.

Bu parça parça anlatım çok sağlıklı değil. Ama akranlarımın ve kendimin zihnini o günlere taşımaya çalışıyorum. Başka bir amaç yok. Sovyetler Birliği 1991 yazında dağıldı. Sovyetler Birliği alanı, ta Putin iktidara gelene kadar, belirsiz, güvensiz, fuhuş ve nükleer madde ihraç eden bir alan olacaktı. Rus Nataşalar ve Doğu Avrupalı kadınlar Türkiye’ye salındı. (1995 de Aksaray’da Avukatlık stajı yaptığım büroda, Doğu Avrupalı Kadınların bir Pazar veri gibi ortalıkta dolaştıklarını hatırlıyorum,/tam bir kadın pazarıydı ve ortalıkta polis yoktu/ Aksaray fuhşun ve bavul ticaretinin merkezi oldu)

Özal Cumhurbaşkanı olmuştu. Yıldırım Akbulut Başbakan. Körfez savaşı Türk siyasetini de sarstı. 1991 seçimlerine RP, MÇP ve IDP ittifak yaparak girdi. Esat Coşan Hocaefendi bu ittifakı eleştiriyordu, “partilere değil adaylara oy verin” diyordu. Ne hikmetse o seçimlerde Türkiye’de ilk defa ve galiba tek seçimdir, milletvekili listesinden tercihli seçim uygulandı. Kızılcahamam seçim bölgesinde Yaşar Yıldırım da adaydı. Çeltikçi’de bir mitingine gitmiştim, herhalde o seçimde ittifaka oy vermişimdir.

Seçimden sonra Türkiye’de 1980 sonrası kurulan siyasi yapı dağıldı. 80 öncesi aktörler siyaseti işgal etti. Demirel yeniden başbakan, Erbakan müzmin muhalif Türkeş Derin, Devlet adamı, Erdal İnönü naif başbakan yardımcısı. Özal Çankaya’ya hapsoldu, Çıkış manevraları yapıyordu. Erdal İnönü’nün SHP’si şimdi bile yapılması imkânsız bir ittifak yaparak Güney Doğu milletvekillerini meclise soktu. Sonra bunların bir kısmı meclisten gözaltına alınarak cezaevine konulacaktı.

Nedense bazı şeyleri hiç hatırlamıyorum. Bazı şeylerse hafızama tuhaf bir şekilde kazınmış. 1992 yazıdır muhtemelen. Kızılcahamam’da arkadaşların akrabası bizden birkaç yaş büyük ODTÜ’lü bir abiye “Fetulla Gülen hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorduğumu hatırlıyorum. O abi “Ahmet San’dan iyi bir organizatör” diye esprili bir cevap vermişti. Niçin o tarihte sormuştum? Çünkü Fetulla Gülen Körfez Savaşı günlerinde İstanbul Süleymaniye’den Ankara Kocatepe’ye kadar büyük camilerde kalabalık cemaatlere vaazlar vermiş, İsrail’e Saddam’ın attığı füzeler hakkında açıklama yapmıştı.

Soğuk Savaşın bitivermesi, Doğu Avrupa’nın Sovyet Şemsiyesinden çıkması, Körfez Savaşı, Amerika’nın canlı yayında yaptığı ve kazandığı savaş ve sonra Sovyetler Birliği’nin dağılması; bütün bunlar bir yanıyla bir heyecan ve ümit dalgası doğuruyordu, bir yanıyla da şaşkın bir ümitsizliğin sebebiydi. 1992 de kesif bir bunalım hatırlıyorum. İslamcılar da Sol Sosyalistler de şaşkın bir bunaltı içindeydi. Galiba bu şaşkın, bunalımlı bekleyiş, 1993 de Uğur Mumcu’nun öldürülmesi, sonra son 80 artığı Özal’ın ölümü, Eşref Bitlis, 33 Erin şehit edilmesi, Sivas olayları ve Başbağlar Katliamı ile yeni bir döneme girişle sonuçlandı.

Okulu uzatmıştım. “Ben bu okulu öyle böyle bitiririm, hayatta ne yapacağım?” diye düşündüğüm, dünyayı anlamaya çalıştığım, Ahmet Davutoğlu, Mustafa Özel, Mahir Kaynak, (Dergilerde gazetelerde makalelerini), İsmet Özel, Sezai Karakoç vs. okuduğum bir dönem. Risale-i Nurlar’dan bir kısmını da galiba o dönemde okudum. Sözler, Lemalar, Şualar.. 4 sene İstanbul havası solumuş öyle böyle bir şeyler yaşamış biri olarak Kızılcahamam’da ki çevreme ve İslamcılık anlayışına biraz eleştirel, biraz tepeden bakar bir halim vardı. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorum, bu içimde kaynayıp duruyor. Ama kimse umursamıyor. (Mesela lisedeyken bizimle ilgilenip abilik yapan ve gerçekten samimiyetine güvendiğim abiye, bir konuşma arasında “keşke ilgilenmeseydin” demiştim. Çünkü bir şeyler yanlıştı)

Refah yükselişe geçti. BBP ortaya çıktı. Yerel Seçimler, Tayyip Erdoğan’ın ortaya çıkışı, Melih Gökçek Ankara Belediye Başkanı. Yaşar Yıldırım’ın seçildiği seçimler. İçin için kaynadığım, bir gelecek planı yapmaya çalıştığım halde bir türlü Kızılcahamam’da o huzuru ve takdiri bulamadım. Herkesin kendi derdi kendi planı vardı. Ben de “burada bana hayat yok” diyerek İstanbul’a rücu edip, okulu bitirdim, Avukatlık stajına başladım. Birden bire kendimi bir işin içinde buldum.

Avukatlık stajını bitirir bitirmez de askere gittim. Esat Coşan Hocaefendi’nin herhalde 3-5 kere elini öpmüşümdür. Artık öğrencilik bitip, organik bağ iyice zayıflamış, arkadaşlarımdan bir kısmı Erbakancı Hocaefendiye karşı, bir kısmı Hocaefendi’nin yanında Erbakan düşmanı. Ben mutedil orta yolcu olarak ikisini de anlamaya çalışıyorum. Askere gitmeden, “ne olur ne olmaz” diyerek bir akşam İskenderpaşa Camii’ne gittim. Muhtemelen Hocaefendinin orada olacağı bilgisini de almışımdır. Okul hayatım boyunca ve hala en sevdiğim abi -arkadaşlarımdan biri Hocaefendiye yakındı. Tam namaz çıkışı, o abi beni Hocaefendiye takdim etti. “Askere gidecekmiş” dedi. Hocaefendi dua etti. Elini öptüm. Ayaküstü 1 dakikalık bir temas. Böylece Esat Coşan’ın duasını alarak askere gittim. 1996 Nisan. 1997 Ağustos terhis oldum. 28 Şubat dedikleri tuhaf dönem. Şimdilerde TV’de gördüğüm, şahsen de tanıdığım bir avukat abim “20-23 milyon 28 Şubat mağduru” olduğunu söylüyor. Benimse “28 Şubat acaba Türk Devletin Dünya sistemine çektiği bir numara mıydı?” diye düşündüğüm zamanlar oldu.

Hocaefendiyi son görüşüm asker dönüşü İstanbul adliyesinde, uzaktan. Sanki bir duruşmadan çıkmıştı. Hafızamda İskenderpaşa Camii’nin müştemilatlarında yapılan tarihi eser statüsüne zarar verdiği iddia edilen binalarla ilgili bir dava gibi bir şey var. Kaynağını hatırlamıyorum. Sonra Hocaefendi’nin Avusturalya’ya gittiğini duyduk. Ta Mehmet Zahit Efendi zamanından kalma oralarda yaşayan Türklerden bir kısmının cemaat bağı vardı.

Sonra bir akşam vakti, haberlerde “İskenderpaşa Cemaati Lideri Esat Coşan Avusturalya’da trafik kazasında vefat etti” haberi geldi. Cenazesinde bulundum. Böylece vedalaştık. 27.10.2017

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları
MAKALELER YAZARLAR
GAZETE İLK SAYFALAR
HAVA DURUMU


ANKARA

ANKET

YENİ HUKÜMETİ HANGİ PARTİLER KURMALI

Tüm Anketleri Görmek ve Oy Kullanmak İçin Tıklayın