6-2- OĞLUM SEN HAKYOLCULARIN VEYA REFAHÇILARIN HANGİSİNDENSİN?
.

6-2- OĞLUM SEN HAKYOLCULARIN VEYA REFAHÇILARIN HANGİSİNDENSİN?

Çocukluktan ilk gençliğe geçerken İdeolojik yönünü belirleyen, hasbelkader kendini bir çevrenin içinde bulmuş, küçük bir ilçede büyümüş, çok fazla girişken, baskın karakter özellikleri taşımayan bir genç olarak İstanbul’a geldim. Lisenin son zamanlarında bir gençlik çetesi sayılabilecek, küçük ilçe grubumuzda örgüt içi anlaşmazlık, çatışma yaşadığım için, hatta bir darbe girişimine maruz kaldığım (JBütün örgütlerde iktidar mücadelesi olur, minicik bir çetede bile) için arkadaşlarıma kırgındım. Bu kırgınlık ve o çete, örgüt tecrübesi benim üniversite hayatımı ve devamla sonraki ilişkilerimi etkileyen bir tecrübe olmuştur.

Bu erken bir hayal kırıklığıydı. Sebeplerini ayrıntıları hatırlamıyorum. Ama teşkilatçı heyecanım tamamen kayboldu. İnsan ilişkilerinin zorluğunu, “biz” olma duygusunu korumanın kurmanın sadece bir başlangıç olduğunu görmüştüm. Aslında bir davayı benimseyen gençlerin en faal olduğu dönemler üniversite yıllarıdır. Belki karakter, kişilik, iyilik, zayıflık, hassasiyetten kaynaklanan sebepler. Mehmet Akif’in bir mısraı vardır. “Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım.” Dediği o şiir. Bu mısra ile kendimi hiç özdeşleştiremedim. Ben her zaman uzun boylu düşünürdüm. Özel hayatımda heyecanlarla, yoğun duygu durumu ile ani hareketler, keskin tavırlar sergilediğim belki olmuştur, ama sosyal hayatım ve siyasete bakışım ve yorumlayışım hep mutedil ve uzun boylu düşünerek olmuştur.

Üniversiteyi çok kolay kazandım. Kendi kendine yuvarlanan bir taş gibi yuvarlana yuvarlana Hukuk fakültesinin içine düşüverdim. Ne dershane, ne belli bir hedefe yönelik, programlı çalışmam yoktu. Daha dershaneciliğin yeni yeni yayılmaya başladığı dönemlerdi. Herhalde normal okul faaliyeti ile üniversiteyi kazanabilen son öğrenci nesli benden sonra birkaç yıl daha sürmüş, sonra tamamen dershanecilik TÜRK eğitim sistemine egemen hale gelmiştir.

Bu yazılarda, yaşanmış bir tarihî temel kurmaya çalışıyorum. Oturup bütün meşguliyetimi bu konuya hasredemediğim için, mecburi aralar veriyorum, bu aralarda motivasyonum, yazma planım, amacım da değişebiliyor. Mesela şu anda yazılara başlarken duyduğum heyecan kaybolmuş. Nerede kalmıştık diyerek kendimi zorluyorum..

Nerede kalmıştık? Artık İstanbul’da bir üniversite öğrencisiyim. Hakyol Vakfı ile gönül bağı olan insanların eşya vs. desteği ile döşenmiş, öğrencilerin kendi yemeğini nöbet usulü ile kendilerinin yaptığı, kiralarını kendilerinin ödediği öğrenci evlerinden birinde kalıyorum. Türkiye’nin değişik illerinden gelmiş gençler. Her birinin kendi hikâyesi var. En güzel tarafı, namazları cemaatle kılmak ve sabah namazından sonra okunan evrad-ı şerif. Yeni insanlarla tanışıyorsun. Bazılarının Cemaziyelevvelini oralardan hatırlıyorum.

Bir sürü macera veya sıkıcı hikâye. İstanbul’da içine düşüverdiğim çevrenin havası Kızılcahamam’daki Refah Partisi merkezli çevrenin havasından farklıydı. (Burada bir hususu daha açıklamam gerekecek, İslamcı olduğumu ama Erbakancı Refahçı olamadığımdan bahsetmiştim. Çünkü aile çevremde öyle bir eğilim yok. Erbakan pek ciddiye alınan bir siyasi figür değildi. Bundan dolayı İslam’ı ideolojik bir dava kavrayışıyla kavrıyorum ama bu aktüel kişi, parti, cemaat aidiyetine dönüşemiyor. Kurulan ilişkiler de bu öncüle uyum sağladığı ölçüde devam ediyor)

Zamanla Cemaat içinde benden 2-3 sınıf üstte abi-arkadaşlarla konuşmalarımdan falan, İskenderpaşa Cemaati ile Refah Partisi arasında o kadar kaynaşık ve uyumlu bir ilişki olmadığını fark ettim. 1. Sınıfın sonunda Kızılcahamam’daki abime, “sen böyle diyorsun ama, ben bunların arasında fark görüyorum ve hatta ayrılık ihtimali de var” dediğimde O abi “Yok öyle değildir” demişti.

Sonra 2. Sınıfın ortasında Erbakan Hocanın “Patates dini” söylemiyle başlayan bir tartışma, Hocaefendi’nin galiba İslam Dergisi’ndeki başmakalesiyle doruğa çıktı. Ben o sırada yine Hakyol Vakfı’nın kontrolünde bir yurtta kalıyordum. 2. Sınıfın 2. Dönemi, daha kendi halinde olabileceğim, kalabalık içinde kaybolmaya müsait o yurda geçmiştim. 1990 yılı şubat mart aylarıdır. Sonradan Fıkıh Profesörü olmuş, herhalde o sırada Doktora falan yapan bir ilahiyatçı, programlı bir sohbete gelmişti. Aslında Hakyol Vakfına bağlı bir enstitüde çalışan bu akademisyen, Öğrenci Yurdunun mescidinde fıkhi konularda sohbet yaptı. Ben bu şahsın bahsettiği konulara, bahsediş üslubuna bakarak, “Bu adam tasavvufçu değil” demiştim. İşte o mescitte, 1-2 ay içinde yurt müdürü pozisyonundaki bir şahıs, bu sefer Erbakan’ın “Patates dini” konuşmasının ses kaydını dinleterek, Parti ve Erbakan aleyhine bir konuşma yaptı Ondan sonraki 1-2 yıllık süreç, hem Türkiye’de hem de ilgili Türklerin olduğu Avrupa’dan Avusturalya’ya kadar her yerde Erbakan – Hocaefendi ayrışmasının sancılarıyla geçti.

Bu benim için 2. hayal kırıklığıydı. Osman Gazi ile Şeyh Edebali’ye benzetilen ikili ayrı düşmüştü. Zaten hiç Erbakancı olamadığım için ve 1-1,5 yıldır gözlemlerimle fark ettiğim ve beklediğim bir sonuç olduğu için bu benim için sürpriz değildi. Erbakan hakkında şüphelerim vardı. Ama söylem tavır ne olursa olsun, Hocaefendi Esat Coşan’ın ne yapmaya çalıştığını, asıl amacın, niyetin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Fikriyat olarak ayrışmış bu iki grubun ortasında, Hocaefendi’den ayrılmayan ama Erbakan’a da haksızlık etmeyen bir yerde kala kaldım.

Hocaefendi’nin yanında ilk gördüğüm, Tayyar Altıkulaç’ı eleştiren adamlar Parti saflarına geçtiler. Tasavvufçu olmadığını keşfettiğim ilahiyatçı akademisyen de Cemaatten uzaklaştı. İşin tuhafı bu adam yıllar sonra Fetulla Gülen’e iltifat eden bir kitabın yazarı olacaktı. Hocaefendi’nin yakın talebesi olduğu halde Erbakan saflarına geçen bazı çok bilmişler, sonradan provakatör özellikleriyle ortaya çıktı. Erbakan’ı da terk edip AK PARTİ saflarına kolayca geçiverdiler. (Herhalde o sıralarda Kızılcahamam’da bulunduğum bir gün, bunların en cüretkarı, bir sinema salonunda parti faaliyeti çerçevesinde bir konferans vermişti. Yanımdaki arkadaşa (..cım bu adam boş konuşuyor.) demiştim. Hamaset, cerbeze ve demagoji ile topluma istikamet tayini, en başta İslamcılık olmak üzere ülkemizin bütün siyasi-sosyal hareketlerinin birinci sorunu olmuştur.

O süreçte beni hayal kırıklığına uğratan neydi? Müslüman kardeşlerimizin birbirlerinin Müslümanlığına verdiği değeri görmüştük.

2. sınıfın sonunda Kızılcahamam’a geldiğimde kaynaşık gözüken PARTİ CEMAAT ayrılmıştı. Ezelden beri MSP’li olanlar Erbakancıydı. Bir yıl önce “Ben ayrılık ihtimali görüyorum” deyip de inandıramadığım abi, ERBAKAN DÜŞMANI olup çıkmıştı.

Yıllar sonra Parti Cemaat bağını koparan Hoca Efendi’nin İslam Dergisindeki yazısı hakkında, o sırada dergide çalışan birinin Hocaefendi’ye “Hocam bunu böyle yayınlayacak mıyız?” diye sorduğunu, Hocaefendi’ninde “Evet, biz onlardan ayrılacağız, sonra ötekiler onları iktidara getirecek” diyerek karşılık verdiğine dair, danışıklı dövüş iması içeren bir şeyler duydum. Pek itibar ettiğim bir duyum değildir. Aynı zamanda Erbakan-Erdoğan ayrılığı konusunda da benzer imalar var. Onlara da pek itibar etmiyorum.

Nihayetinde yukarı katlarda siyasi, şahsi, dini, sebeplerle içtihadî veya taktik ayrılıklar olabilir. Yukardaki bu ayrılığın, tabandaki yansıması, görünümü çok farklı olur. Modern zamanların en büyük kötülüğü, her türlü kötülüğün kolayca, katlanarak yayılabilmesidir.11.10.2017  

22-11-2017 16:34
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları
MAKALELER YAZARLAR
GAZETE İLK SAYFALAR
HAVA DURUMU


ANKARA

ANKET

YENİ HUKÜMETİ HANGİ PARTİLER KURMALI

Tüm Anketleri Görmek ve Oy Kullanmak İçin Tıklayın