MHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mustafa Erdem:
Sırrı ER Kızılcahamamhaber
sirrier@hotmail.com
.

        MHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mustafa Erdem:

“Kızılcahamam ve Çamlıdere gerçekten sevilmeye layık bir vatan parçasıdır.”

Sırrı Er: Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Prof.Dr. Mustafa Erdem’in Parti Genel Merkezindeki makam odasındayız; kendisi ile bir söyleşi yapacağız. Sayın Hocam, önce kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Prof. Dr. Mustafa Erdem: Önce hoş geldiniz, sizinle beraber olduğum için çok mutluluk duyduğumu belirtmek istiyorum. ESYAV Vakfımızın çalışmalarından dolayı sizleri de tebrik ediyorum ve Cenabı Hak’tan çalışmalarınızda muvaffakiyetler diliyorum. ESYAV Vakfımızın, insanımıza, bölgemize, özellikle kültürümüze, değerlerimize yönelik yapmış olduğu bu değerli hizmetlerin, inşallah sizlerden sonrakilere de kalıcı bir emanet olarak, insanımızı ve yöremizi tanıtmaya, bizleri tanıştırmaya ve bizden sonrakiler için de örnek bir hayata katkı sağlayacağını ümit ediyor ve sizleri tekrar tebrik ediyorum.

Ankara, Kızılcahamam’ın Çeştepe köyünde, 1955 yılında doğdum. Ancak, doğum tarihlerini tam tespit etmemizin yöremiz şartları açısından bir takım zorlukları da oluyor. Annem rahmetlinin anlattığına göre ayağanlar alındıktan (son ekinler biçildikten) sonra doğmuşum. Buna göre 1955 senesinin Ağustos ayında doğmuşum. Çocukluğumuzda köy şartları ne ise o şartlara rıza göstermişiz. Yanlış hatırlamıyorsam, 1961’de köyümüzde ilkokula başladım, 1966 senesinde de bitirdim. Biz üç kardeştik. Rahmetli ağabeyim Ahmet Erdem benden iki yaş büyüktü, kız kardeşim benden üç yaş küçüktür.

1967’de Ankara’da İmam Hatip Okuluna başladım. İlkokul öğretmenim, sınıftaki başarımdan dolayı beni öğretmen okuluna yazdırmak istedi. Ben öğretmen okulu sınavını kazanamadım. Rahmetli amcam beni Ankara’ya İmam Hatip Okulu sınavlarına getirdi. Sınavı kazandım ve böylece bizim kader çizgimiz başlamış oldu. Ağabeyim Ankara’da İmam Hatip Okuluna benden bir sene önce başlamıştı. Kalacak yer sorunumuz vardı. Rahmetli ağabeyim bir sene akrabalarımızın yanında kalmıştı. Fakat bir sene sonra ikinci bir çocuk olarak ben de gidince kalacak yer sıkıntısı baş gösterdi. Allah rahmet etsin, amcamın bir oğlu vardı, bu günkü Hukuk Fakültesinin arkasında Topraklık taraflarında iki odalı bir evde kalıyorlar. En uygun sığınabileceğimiz yer olarak orayı bulduk. İki odalı evde bir yıl misafir olduk. İmam Hatip Okulunun birinci sınıfını okurken orada kaldım. Bunları şunun için anlatıyorum. O kadar zor şartlarda okuduk ki, sahibimiz yok, okulda derslerimizi takip edecek bir velimiz yok, derdimizi anlatacak, eksiğimizi söyleyecek, bize katkı gösterecek bir rehberimiz yok. Çok zor şartlarda bir tahsil hayatı yaşadık. İkinci sene babam İskitler semtinden gece kondular içerisinde, kum ocakları yanında bize bir ev aldı. O sene yatılı sınavlarına girdim, kazanamadım. Ertesi sene tekrar yatılı sınavlarına girerek yatılı imkânı kazandım. İmam Hatip Orta 3 ve 4. sınıfını yatılı olarak okudum.

Netice olarak, ben yatılı, ağabeyim de gündüzlü olarak okumaya devam ettik. Çok zor şartlar yaşadık, ağabeyim benden daha zor şartlarda okudu. Çünkü ateş yok, ekmek yok, ütü yok. Ağabeyim ile aramızda çok samimi bir muhabbet vardı. Yatılı olduğum için birbirimizi özlerdik. İstisnasız her teneffüste beraber olurduk. Rahmetli, cebinde olan parasını yatılı olduğum için bana verir, eve yürüyerek giderdi. Sonra Cenabı Hak nasip etti, lise son sınıfın derslerini yani 7. sınıfın derslerini 6. sınıfta iken verdim ve aynı sene ağabeyimle birlikte İmam Hatip Lisesinden mezun olduk. İmam Hatip Lisesinde okurken ağabeyimle birlikte okulun güreş takımındaydık. Benim 57 kiloda, onun 81 kiloda Ankara okullararası şampiyonluğu vardı.

Üniversite sınavlarına hazırlanırken lise diplomamızın olmaması o zamanlar aleyhimize bir durum ortaya çıkartıyordu. İmam Hatip Okulları mezunları için böyle bir sıkıntı vardı. Onun için mezun arkadaşların hemen hepsi herhangi bir lisede lise fark dersleri okur ve sınavlarını kazanarak ayrıca lise diploması da alırdı. Biz de ağabeyimle birlikte Ankara Atatürk Lisesinin dışarıdan bitirme sınavlarına katılarak lise diplomalarımızı da aldık. O sene üniversite sınav soruları çalındığı için sınav iki defa yapıldı. Cebeci’de Basın Yayın Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu vardı. Rahmetli ağabeyim, “Mustafa ben burada okumak istiyorum” dedi. Niye diye sorduğumda, “ Benim gündüz çalışmam lazım, akşam da burada okurum” dedi.   Sınav sonucunda ikimiz de 366 puan aldık. Ağabeyim o istediği okula girdi. Ben de İlahiyat Fakültesini tercih ettim. Böylece üniversite eğitimine başlamış olduk.

İlahiyat Fakültesinde öğrenciyken Milli Eğitimin burs sınavlarına girerek birinci olarak kazandım. İmam Hatip Lisesinde talebe iken ailem beni evlendirdi. Evlenince maişet lazım, elkızı ile evleniyorsunuz. İmam Hatip Okulunu bitirince imamlık sınavına girdim ve görev aldım. Ancak görev yerim çok sıkıntılı idi. Altındağ ilçesi Hıdırlıktepe’de bir camide görev verdiler. Ben İskitler’de oturuyordum, yeni evlenmiştim. Semt sıkıntılı bir semt idi. Orada ev tutarak ailemi maalesef götüremedim, eşim o şartlarda orada yalnız kalacak idi. Öyle olunca İskitlerden Hıdırlıktepe semtine göreve gitmem, aksatmadan yürütmem oldukça zor idi, üstelik bir taraftan da okula devam etmek zorunda idim. İmamlık görevinden Diyanet İşleri Başkanlığına memur olarak geçtim. O yıllarda aynı zamanda Diyanette ülkücü memurların temsilciliğini yürütüyordum. Daha sonra TRT’ye geçtim.

Sırrı Er:Sayın Hocam, Milletvekili olmadan önce yaptığınız görevleri kısaca özetler misiniz?

Prof.Dr. Mustafa Erdem: Altı aylık bir imam hatiplik görevimden sonra, Diyanet İşleri Başkanlığında memur olarak çalıştım. TRT Genel Müdürü Şaban Karataş zamanında, 14 Nisan 1977 tarihinde TRT’ye geçtim. İlahiyat Fakültesinde öğrenciliğim devam ediyordu. Şunu ifade etmem gerekir. TRT de okula gitmem konusunda gördüğüm müsamahayı maalesef Diyanet İşleri Başkanlığında görmedim. O günün şartlarında TRT’ de çalışanların çoğunluğu sol görüşü idi. Buna rağmen Ramazan ayında ibadetlerimizi rahat yaptık, boş zamanlarımda Kur’an okuyabildim. Çalışanların tamamı anlayışla karşılarlardı. Hatta Fakülteyi bitirme tezimi bile TRT’deki görevimden kalan boş zamanlarımda hazırlayabildim. Bana bu konularda geniş hoşgörü gösterdiler. Bu şekilde İlahiyatta talebe iken TRT’de iki sene mali işler bölümünde çalıştım. 1978 senesinde de İlahiyat Fakültesinden mezun oldum.

Babam 1979 yılında hacca gitmeye niyetlendi. Amcam rahmetli ile birlikte yürüttükleri kasaplık işinden ayrılmaya karar verdiler. Kasap dükkânını tasfiye edince bizim bir miktar paramız oldu. Bu parayla ne yapabiliriz diye düşündük. Ticaret yapmaya karar verdik. Ağabeyim de TRT’de çalışıyor. İkimizden birisinin ayrılması gerekiyor. Bu noktada ailecek “ Mustafa’nın sürati intikali daha fazla, Mustafa memurluktan ayrılsın” diye karar verdik. Ben memuriyetten ayrıldım ve Ulus semtinde Hanif Çarşısının girişinde (içine dört kişinin ancak sığabileceği) bir dükkân kiralayarak bir kuyumcu dükkânı açtık. Babamın hazırladığı sermaye hava parasına bile yetmedi ve elimizde avucumuzda ne varsa onları kullanarak ticarete başladım. Sermaye yok, mesleki tecrübe yok, müşteri hiç yok, bu şekilde 12 Eylül’ün olduğu sene başlamış olduk. Şubat ayı idi, işler durgun, terör zirve yapmış. Allah rahmet etsin, Hasan Hüseyin Erdoğan abimiz vardı, mesleği hiç bilmediğim için ondan birçok manevi destek gördüm, verdiği lojistik destek ve mesleki bilgiler bana çok faydalı oldu. Benim kuyumculuk mesleğinde pirim sayılır. Neticede, zor şartlar altında çalışarak durumumuzu biraz düzelttik.

1981 senesinde 4 aylık kısa dönem askerliğimi yaptım. Askerlik dönüşü 1984 yılına kadar ticarette yoğun bir şekilde çalıştım. Evimiz, arabamız, paramız olmak üzere birtakım imkânlara da kavuştuk. 1984 senesinde ailem ile birlikte hac farizasını da ifa ettik. İlahiyat Fakültesindeki arkadaşlarım ve tanıdığım hocalarımız, benim başarılı bir öğrenci olduğumu bildikleri için “ senin gibi birisinin kuyumculukta zayi olmasına gönlümüz razı değil, bir yüksek lisans yap da seni İlahiyata taşıyalım” dediler. Ailemle istişare ettim ve akademik hayata başlamaya karar verdim. Hadisten yüksek lisans yapmaya niyetlendim, ancak 5 yıllık bir okuldan mezun ve notlarım yüksek olduğu için doktora yapma imkânım ortaya çıktı. O zaman 5 yıllık fakültelerde mastıra gerek yoktu. Doktora çalışması ile birlikte, kuyumculuk mesleğini de yürütelim diye düşündüm fakat ikisi bir arada gitmedi. Rahmetli ağabeyim TRT’ de muhabir olarak çalışıyordu ve işi de iyi idi. Yaptığımız istişare sonucunda, ağabeyim memurluktan istifa ederek, ticaretin başına geçti. Yapılan sınav sonucunda İlahiyat Fakültesine Dinler Tarihi Asistanı olarak göreve başladım.

Annem hayatta iken Ankara dışına çıkma imkânım hiç olmadı. Annem 1986 senesinde rahmetli oldu, 1987 yılında ben Mısır’a gittim. O gün bu gündür de eve girmez oldum. 1990 senesinde “Dinlerde Hz. Âdem” konulu tezimle Doktoramı tamamladım. 1993 yılında da Doçent oldum. Bu süre Doçentlik çalışması için emsallerine göre oldukça kısa bir süre. 1998 senesine Profesörlük hakkını elde ettim, ancak kadrosuzluktan dolayı iki sene bekledikten sonra 2000 senesinde de Profesör oldum.

Doçentlik görevim sırasında, 1993 senesinin Kasım ayında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kırgızistan’ın Oş şehrine gönderildim. Orada İlahiyat Fakültesini kurduk, eğitim öğretimini sürdürdük.  Oş Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun olan öğrencilerimizi Türkiye’ye yüksek lisans ve doktora yapmaya getirdik. Şu anda otuzun üzerinde doktorasını tamamlamış öğrenci var. Kendi çabalarımız ve ailemizin maddi destekleri ile 45 kadar öğrenciyi Kırgızistan’da devlet işine yerleştirdik. Kırgızistan’daki 7 eyaletin Müftü yardımcıları bizim gayretlerimizle tayin oldu. Yaptığımız çalışmalar Kırgızistan’ın geleceğine dönük önemli işlerdi. Son senelerde de rahmetli annem adına kendi imkânlarımızla Erdem isminde bir cami yaptırmak nasip oldu. Diyanet Vakfı yurt dışında altı yere İlahiyat Fakültesi açtı. Birisi de Kırgızistan’da açtığımız İlahiyat Fakültesidir. Kırgızistan haricindeki diğerleri hepsi zamanla kapandı, Kırgızistan halen devam ediyor. Daha sonra hizmeti yürütebilmek için Diyanet İşleri Başkanlığının yeni ekibinden gerekli desteği göremedim ve uygun ortamı bulamadığım için Fakültedeki görevime geri döndüm.

2000 yıllarında ise, Başbakanlıkta, Türk dünyasından sorumlu olan Bakan’ın danışmanı olarak görev aldım. AKP hükümete gelinceye kadar bu görevi sürdürdüm. Yeni hükümet görevimize son verdi, maalesef siyasetin hoş olmayan tarafları da bunlar. 2001 yılında, Diyanet Vakfına bağlı DİYAM ismindeki Araştırma Merkezi Başkan Yardımcılığı görevini de yürüttüm.

Sırrı Er:Kızılcahamamlı bir hemşehrimizin Milletvekili olması, tüm hemşehrilerimizi memnun etti. Biz de size görevinizde başarılar ve hayırlı hizmetler diliyoruz. Kızılcahamam ve Çamlıdere yöremizle ilgili duygu ve düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Prof. Dr. Mustafa Erdem: Herkes doğduğu yeri sever. Vatanını sevmeyende birtakım ahlaki ve insanî zaaflar var demektir. Ama Kızılcahamam ve Çamlıdere sevilmeyecek bir yer değildir. Gerçekten sevilmeye layık bir vatan parçasıdır. Gerek Şeyh Ali Semerkandî Hazretlerinin Çamlıdere’deki varlığı, gerekse yöremiz insanının etnik ve inanç açısından bu milletin özünü oluşturma keyfiyeti bu bölgeye, insan olan herkesin ünsiyet beslemesi ve samimiyet duymasına yeterli bir sebeptir. Bir diğer husus ister bölgemizin jeostratejik konumudur. Coğrafik yapısı itibariyle bizim bölgemizde birtakım mahrumiyet alanları vardır.  Ama Cenab-ı Hak bu mahrumiyeti telafi açısından bizlere iki nimet lütfetmiştir. Birincisi, yöremizden yetişen din adamları ki mesela tüm Ankara’mızın tanıdığı Rıza Çöllüoğlu hocamızı sayabiliriz. Şöyle bir kural vardır. “Bir şeyin yokluğu, başkasının faydasınadır.” Coğrafi şartların zorluğu yöre insanımızın ilme yönelmesine sebep oldu. Merhum Kemal Güran Hocamızın hayatta iken kaleme aldığı Hafızlar kitabındaki hemşehrilerimizin de hayatlarını incelediğimizde, bu mahrumiyetin onlarda motivasyon aracı olduğunu görüyoruz.

İkinci bir husus, bölgemizin coğrafi şartları, insanımızın maişet temini noktasında Ankara ve İstanbul’a yönelmelerine sebep olmuştur. Bu şartlar bölge insanımızın bir şekilde ekonomik olarak konumlarını geliştirmesine ve işadamı statüsü kazanmalarına vesile olmuştur. Zamanımızda yöremizden yetişen hatırı sayılır işadamlarımız vardır. Dolayısı ile Kızılcahamam Çamlıdere dağlık bir alan, şöyle bir alan diyerek, bölgemize karşı nankör davranmayı, bir bölge insanı olarak doğru bulmuyorum. Ancak üzüldüğüm bir taraf var, onu da ifade edeyim. Bölgemiz Ankara’nın en yakın mesire alanı. Hava bakımından, doğa bakımından, su bakımından bölgenin en gelişmiş alanı. Ama gelin görün ki biz bu bölgemizin nimetlerinden Kızılcahamam ve Çamlıdereliler olarak yararlanamıyoruz. Ankaralı, havasından, suyundan, doğasından yararlanıyor ama Kızılcahamam ve Çamlıdere maalesef bunların bedelini ödüyor. Birçok barajımız var, eskiden bu barajların suyu bizim yöremizin güzelliklerinin kaynağı iken, baraj yapılmak sureti ile bu güzellikler bizim için mahrumiyete dönüştü. Şimdi bu manada, bizler bölgemizle ilgili o duygusallıklar ve bu mahrumiyetleri bir araya getirdiğimizde, Allah’ın verdiğini biz o bölgenin insanlarına sunmakta sıkıntı yaşayan bir konumda olduğumuzu düşünüyoruz. Ama ben inanıyorum ki bölge insanımız müteşebbis ruhludur, samimidir, masumdur, iyi niyetlidir, çalışkan ve gayretlidir. Bu mahrumiyetleri farklı alanlarda telafi edecek bir güce sahiptir.

Sırrı Er: Sayın Hocam, bölgemizin sorunları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Prof. Dr. Mustafa Erdem: Bölgemizin sorunlarına herkes farklı açıdan bakıyor. Şu anda Kızılcahamam öz itibariyle Rabbimizin verdiği nimetlere sahip. Soğuk suyumuz var, maden suyumuz var, kaplıca suyumuz var, tabiat güzelliklerimiz var. Biz bunları bir şekilde geliştirmek zorundayız. Bir kültür turizmine mi, bir kongre merkezine mi dönüştürebiliriz. Bu konuda Belediye Başkanımızın da desteklenmesi veya âkil adamların fikir üreterek uygulanması konusunda en kısa zamanda gerekli çalışmaların yapılması gerekir diye düşünüyorum. Şeyh Ali Semerkandî Hazretleri ile ilgili geçmişten günümüze yapılan hizmetleri küçümsemek doğru değil, ama onu geliştirip en azından bir bölge turizmine, inanç turizmine dönüştürülmesi, bunun da bir doğa turizmi ile süslenmesi daha mantıklı olur diye düşünüyorum. Bir diğer durum; bizler hep yalnızlığı yaşıyoruz, kaynaşamıyoruz, bireysel anlamda Kızılcahamam ve Çamlıdere’de azımsanmayacak ve küçümsenmeyecek işadamlarımız var. Fakat küreselleşen dünyada insanların güç birliği yaparak ayakta kalabilmeleri gerçeğinin, bölge insanımızda yeteri kadar ilgi görmediğini de müşahede ediyoruz.

Hatırlar mısınız, bilmiyorum; Kızılcahamam’ın pirinci meşhurdu. Çeltikçi, adı üstünde bir çeltik memleketi idi. Bu bölgedeki pirinç gerçekten aranılan bir ürün idi. Bu pirinci Kırgızistan’da gördüm. Hem renk hem de emdiği su itibari ile Türkiye’de nadir olan değerlerden birisidir. Bu gün tükendi. Tiftik keçisi yöremize özgü bir üründü, nesli tükendi. Şimdi bunları yeniden inşa edebilmeliyiz. Kızılcahamam fasulyesi İstanbul’a yetecek yoğunluktaydı, Bulak köyünde, taşın arasında Allah bize bu nimeti veriyor, şimdi ise fasulye yok, marul yok. Dolayısı ile biz bunları yeniden kazanabilmenin ve milletimizin hizmetine sunabilmenin eksikliğini hissetmeli ve bir takım çözüm önerileri üretmeliyiz. Bir diğer husus, sizler ESYAV Vakfı olarak katkıda bulunuyorsunuz, Bilim adamlarımız ve bürokratlarımızı en azından itilen kakılan durumundan kurtarıp, haklarının zayi edilmemesi konusunda birtakım güç dengeleri ile birlikte haklarının korunmasına katkı sağlanmasının doğru olacağına inanıyorum.

Sırrı Er: Büyük Millet Meclisindeki çalışmalarınızla ilgili bizi aydınlatır mısınız?

Prof. Dr. Mustafa Erdem: 2011 seçimlerinde Cenab-ı Hak nasip etti Milletvekili olduk. Milliyetçi Hareket Partisinin ilk sırasından hemşehrilerimizin desteği ile meclise girdim. Milletvekili olduktan sonra partimizin başkanlık divanında yapılan değişiklikle, partimizin eğitim faaliyetlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirildim. Dolayısı ile bu görevimden dolayı öncelikle çalışma alanım partimizin kadrolarının, bizim arzuladığımız değerlerle bütünleşmiş vaziyette eğitime tabi tutulması ve Milliyetçi Hareket Partisinin ülke siyasetinde layık olduğu yere gelmesinin ön hazırlıklarının tamamlanması konusunda elimizden gelen çalışma ve gayretin gösterilmesidir. Partilerin Başkanlık Divanı üyeleri için Meclis çalışmalarına devam mecburiyetinin olmaması gibi bir muafiyetleri var. Ama ben, Meclisimizin İnsan Hakları Komisyonu üyesiyim. İnsan hakları konusunda Mecliste yapılan her türlü çalışma ve komisyon toplantılarına doğal olarak katılıyorum.

Meclis çalışmalarında bu dönem en önemli katkım şu olmuştur: Milli Eğitim Bakanlığının 4+4+4 şeklindeki kanun teklifine vermiş olduğum katkıdır. Bunu bir hemşehriniz olarak onurla gururla ifade edebilirim. AKP’nin hazırlamış olduğu bu kanun teklifinin içerisinde, ne Kur’an-ı Kerim vardı, ne Peygamberimizin hayatı vardı ne de ilmihal bilgileri vardı. Bu program tamamen bu açıdan içi boş bir teklif idi. Bizler, Başkanımızın grup konuşmasından sonra Milli Eğitim Komisyonu üyeleri, grup başkan vekilleri ve bendenizin sunduğu bir öneri ile Kur’an-ı Kerim’in bütün okullarda mecburi, seçmeli de değil, Peygamberimizin hayatının ve İlmihal bilgilerinin de okutulmasını, İmam Hatip Okullarının da orta kısmının açılmasını teklif olarak verdik. AKP henüz bu noktada bu konuda bir gayretin içerisinde değil idi. Ama bizler, bu milletin gerçek sahipleri sıfatı ile bu teklifi verdik ve bu fakir bu mecliste, din olgusunun yaratılıştan geldiğini, değiştirilemez olduğunu, legal yollardan, reel bilgilerle öğretilmemesi halinde, yavrularımızın illegal yollardan, yanlış bilgilere başvurmak zorunda kalacaklarını, bu durumun da hem kendileri, hem de milletimizin bekası için bir tehdit oluşturacağını söyledim. Elhamdülillah, Meclis çalışmalarında da arzu ettiğimiz neticeyi aldığımı görüyorum. Mecliste bundan sonra da, inanç değerlerimiz başta olmak üzere, milli bekamız için Meclis’te üzerime düşen görevi yapmaya devam edeceğimden kimsenin şüphesi olmasın.

Sırrı Er: Sayın Hocam, sıra geldi özel hayatınıza; eşiniz ve çocuklarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Prof. Dr. Mustafa Erdem: İlahiyat Fakültesi üçüncü sınıfa geçtiğimde 1975 senesinde, 20 yaşımda iken kendi köyümüzden biri ile evlendim. Eşim ilkokul mezunu, Allah herkese böyle bir aile saadeti nasip etsin. Önemli olan, kişinin Allah’a kul, Peygamberimize ümmet olma konusundaki duyarlılığıdır. Ben Milletvekiliyim, ben Profesörüm, ben şuyum, ben buyum, bütün bunların hepsi dünyaya ait ünvanlardır. Önemli olan Allah katında itibar sahibi olmaktır. İkisi kız, biri erkek üç çocuğumuz oldu. Kızlarımın ikisi de İmam Hatip Lisesi mezunudur. Oğlum İmam Hatip 1. Devre mezunu. Büyük kızım Fatma, diş hekimi. Emek semtinde kendi iş yerinde diş hekimliği yapıyor. Küçük kızım Zeynep, Başkent Üniversitesi Elektrik, Elektronik Mühendisliği bölümünü bitirdi, daha sonra da dışarıdan İlahiyat Fakültesini okudu, mastırını da yaptıktan sonra Kur’an kursu öğreticisi olarak görev aldı. Oğlum Mehmet Fatih Erdem ise inşaat mühendisi, hem kuyumculukla, hem de inşaat işleri ile meşgul oluyor. Allah herkese nasip etsin, dünyanın da Türkiye’nin de en mutlu ve en huzurlu ailesi olarak Rabbimize şükrediyoruz. Allah herkese güzellikler nasip etsin. Babamın adı Mehmet Erdem, aşağı yukarı 91 yaşlarında. Annem Ayşe Erdem, 1986 senesinde Hakkın rahmetine kavuştu, köyümüze defnettik. Hamd ediyorum, evimizde okumayan yok, gelinim İlahiyat Fakültesinde Doktora yapıyor.

Sırrı Er:Hocam, boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Hobileriniz, meraklarınız var mı?

Prof. Dr. Mustafa Erdem: Yazmaya çalıştığım bir şiir kitabım var. Gezmeyi çok severim ama Kazan ilçemizde, bir bahçemiz var, orada meşgul olmayı çok seviyorum. Ağaçlarla, bitkilerle, çiçeklerle meşgul oluyorum. Aşağı yukarı 11 yıllık bir bahçe. Siyasi, sosyal ve kültürel faaliyetlerden boş kaldığım zamanlarda bahçeye giderek doğa ile iç içe olmayı, eş dostla birlikte olmayı arzu ederim.

Sırrı Er:Hocam, söyleşimizin sonunda hemşerilerimize iletmek istediğiniz mesajınız var mı?

Prof. Dr. Mustafa Erdem:Ben, şunu açıkça ifade etmek istiyorum. Kendi yazdığım şiirden bir beyit okuyarak bunu tamamlayayım.

“İnsan kendi eli ile diker, gül diye dikeni/Sonra kaderi suçlar, görünce yerinde biteni.”

Bizim öncelikle kendimizi iyi insan olarak yetiştirmemiz lazım. Hangi konumda, hangi sıfatta, hangi makamda olursak olalım, öncelikle Allah’a kul, Resulüne ümmet olduğumuzu unutmayalım. Herkes dünyada iken erişilmez olarak görülebilir, ama düşen insanların dostu olmadığı bize bir atasözü ile de bildirilmiştir. Dolayısı ile çok havalandıktan sonra düştüğümüzde ödeyeceğimiz bedeli de düşünerek, bence gururlanmadan, mağrur olmadan Allah katında kul olduğumuzu düşünerek, insanlar arasında da onur ve şerefimizi paylaşarak yaşamamız en doğrusudur diye düşünüyorum.Bölgemiz adına da şunu ifade etmek isterim; yeni kazanımlarımız olsun arzusundayım, ama eğer yeni kazanımlar yapamıyor isek, hiç değilse ecdattan gelen güzelliklerimizi korumak noktasında bir hassasiyet göstermemiz gerektiğine ve onların bir emanet olduğunu bilerek, bizden sonrakilere de bu safiyeti ile ulaştırmak için gayret edelim. Sözlerimi noktalarken, böyle bir imkânı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Sırrı Er: Sayın Hocam, bu güzel söyleşi için biz de size teşekkür ederiz.

YORUMLAR
  • ümit   06-08-2012 09:45

    Evet durmuş bey sözlerinize katılmamak içten bile değil.bir kamu kuruluşunda çalışıyorum 14 yıl oldu ve bu sözlerinizin aynısı yıllardır devam ediyor biz Orta Anadolu insanı bir araya ne hikmetse gelemiyoruz.sınıflandırma yapmak memleket ayrımcılığı yapmak bizlere yakışmaz ama millet her fırsatta bunu yapıyor.İnşaallah bizde zamanla biraraya geliriz,birbirimize daha hoşgörülü davranırız.Röportaj çok güzel olmuş Sırrı hocam ve ekibinin emeğine sağlık,başarılarının devamını diler,herkese hayırlı Ramazanlar dilerim.

    0

    0

  • DURMUŞ KARATAŞ   21-07-2012 01:56

    SIRRI HOCAM, Kızılcahamam'dan yetişen ve alanında başarılı olan diğer hemşerilerimizin hayat hikayelerine paralel bir söyleşiyi de: davranışları ve mütevazi kişiliği ile çevresine örnek Sayın Milletvekili ve hocamız Mustafa ERDEM'LE YAPTIĞINIZ İÇİN sizlere teşekkür ediyorum. Bir Kızılcahamamlı olarak hocamızın hayat hikayesini okurken duygulandım. Çünkü, bu çevrenin insanının zoru ve güçlükleri aşarak, azmi sayesinde neleri başarabilldiğini görmekteyiz. Siyaseti bir yana bırakıp, bizim içimizden çıkan değerlere sahip çıkmamız, onları yıpratmamız ve gereksiz yorum ve eleştirilerde bulunmamamız gerektiği düşüncesindeyim.(okuduğum yorumlardan üzüntü duyduğumdan dolayı bunları yazıyorum) Biz birbirimizin kardeşiyiz, aynı kültür değerleriyle yetişmişiz ve Elhamdülillah Müslümanız.. Aynı köylü veya yakın köylüyüz, birbirimizin iyi gününde kötü gününde-düğününde cenazesinde bulunuyoruz. Diğer yörelerin insanının, ayrı partilerde olmayı nasıl bir avantaja çevirdiğini, particiliği kendi aralarında değil de diğer insanlara karşı yapıp, çevresindekilerine nasıl yararlar sağladığını hepimiz görüyoruz. Bizler ise kısır çekişmelere girip birbirimizi yıpratıyoruz veya birbirimizin önüne engeller çıkarıyoruz. Hemşerilerimizin bu konuda biraz daha duyarlı ve uyanık olmalarını talep ediyorum. Hangi görüş ve düşüncede olurlarsa olsunlar, hemşerilerimizin birbirlerine karşı saygılı ve ölçülü olmalarını bekler, selam ve saygılarımı sunarım.

    0

    0

  • yolcu   19-07-2012 15:17

    Hoca çok içten, çok samimi ve bir o kadar da mütevazi.

    0

    0

  • Kaan Bera   19-07-2012 12:38

    Beyefendi.. Siz ve partidaşlarınız K.Hamam siyasetine bir örneksiniz. Siz Bir ilahiyat Profesörü olarak Üç günlük dünya için gidip İHL, ların (İslam’ın) önünü kesen partide İslam’a ve TC. ye ne verirseniz. K.Hamam siyasetcileride onu verdileri içi K.Hamam bu günkü yerinde. Allah TC.ye akpyi nasip ettide İslami ve ekonomide biraz çıtayı yükselte bildik.

    0

    0

  • Has Ankaralı   19-07-2012 08:54

    Allah sizin gibi alim adamları başımızdan eksik etmesin...

    0

    0

Diğer Yazıları
MAKALELER YAZARLAR
GAZETE İLK SAYFALAR
HAVA DURUMU


ANKARA

ANKET

YENİ HUKÜMETİ HANGİ PARTİLER KURMALI

Tüm Anketleri Görmek ve Oy Kullanmak İçin Tıklayın